Bahar geldi ve bir klişe kendini yeniden doğurdu; tüm satırlar "aşk"a teslim oldu.
Bu yüzden sabahları insanların çatık kaşları gevşemeye başladı, bu yüzden sakinleşti tüm adımlar... bu yüzden ifadelerdeki gülümseyişler eskisi kadar sakil durmuyor, bu yüzden yemekhane sırasında çatallar kaşıklara vurulmuyor... bu yüzden daha çok sarılıyorlar birbirlerine tüm mesafeleri saniyeler içinde kat edip, bu yüzden olur olmaz kahkaha atmaktan çekinmiyorlar... bu yüzden yorgunluklar kovalandı çoktan ve aşılmaz sanılan yollar yürünmeye başlandı birer külah vanilyalı dondurma eşliğinde... bu yüzden tüm karşıtlıklar hiçe sayıldı da umulmaz cesaretler kuşanıp yücelir oldu insanlar değerleri için.
Bahar geldi ve umut uyandı tüm karamsarlıklara rağmen. İnsanlığın üzerindeki kir pas, kısa bir süreliğine dahi olsa, halının altına süpürüldü ve beyin kıvrımları arasındaki atıklar sıyrılıp atıldı. Bahar temizliği yapıldı bedenlerde ve kıtalarda, bulutlarda ve toprakta...
Bu yüzden yağmur daha asil yağar oldu, bu yüzden çim kokuları daha acımasızca kuşattı dört bir yanı... bu yüzden ağaçlar takınırken en güzel takılarını, çağla bademler kütürdemeye başladı dudak aralarında.
Bu yüzden ben bu aralar kahvemi sütlü içer oldum ve bu yüzden bu aralar sabah sabah kese kağıtları içindeki hormonlu çilekler bana yapılan sürprizler oldu.
Karıncalar çıkarlerken toprak altından ve boğazdan geçerken yunuslar; herkes baharın saçlarından bir tutam yakılıyor ve o tutamda keşfediyor aşkını. sonra da omuz silkip dibine kadar yaşamaya çalışıyor bu aralar...
Dünya, her uykusunda gördüğü lakin sonrasında bir türlü hatırlayamadığı o muhteşem rüyanın en tatlı yerinde ağzını şapırdatıyor bu aralar.
8 Nisan 2009 Çarşamba
16 Şubat 2009 Pazartesi
iki ihtimalden ibaret değildi, biz sadece bu kadarını sayabiliyorduk.
Kendimi sağlamca bir köşesine yerleştirebileceğim bir düzen arıyorum. Sırtımı hiç mesafe bırakmadan duvara dayamayı ve tek bir zerre dahi endişe duymamayı istiyorum. Öte yandan hayatımın böylesi bir bağlanmışlığı kabul edemeyeceğini de biliyorum. Hep beceremeyeceklerimi istedim zaten ben. Dileklerim hep en uzaktakilereydi. O kadar uzaktılar ki, gerçekliklerini görüp uyanmaya fırsatım olmazdı. Yakınıma gelselerdi de eğer, kör olurdum muhtemelen. Ama dün yaptığım körlük değildi. Apaçık gözlerime siper ettiğim parmaklarımın arasından seyretmekti gidişatı.
Dünün içinde birkaç günü yaşadım ben. Belki haftayı ve hatta ayı... Kendime ettiklerimi fark ettim. Ne istediğimi fark ettim. Kendi sınırlarımı silmeye başladım. Sınırların ardındaki “ben”le karşılaşıp çığlık çığlığa ağladım. Kendime inanamadım. Kendimden korktum. Ruhum vücudumu terk edip geri geldi resmen dün, hissettim. Bir süre bedenimi karşı koltuktan seyrettim. Umutlanmayı, hayal kurmayı, kendimi frenlemeyi, hayallerimden vazgeçmeyi, korkmayı, cesur davranmayı, endişeyi, açık yürekliliğimi, kendimi tutamamamı, hayal kırıklığımı, burukluğu, huzuru, özlem duymayı, sevmeyi, şüpheyi, hoşlanmayı bir gecede yaşadım. Tek telefon konuşmasında bir viraj daha döndüm hayatımda. Koca bir tecrübe edindim. Bir adam kaybettim. Bir kadın kaybettim. Kadın olduğunu zanneden bir kızla yüzleştim en sonunda. Suratına tokatlar savurmaktansa şefkatle sardım onu. İçimde bir yerlerde, düzenli soluklarla uyuyor hala.
Aynı gecede her şeyi terk etmeyi düşündüm hayatımda bilmem kaçıncı defa. Birilerine gidip “hiçbir şey sorma” deyip dizine yatmayı ve uyumayı istedim; kendime sarındım. Yıllar önce kaybettiğim huzuru buldum dün gece uykumda. Kurumuş kadar kana kana içtim o huzuru. Bu defa acı doğurmadım. Cahilliğim yüzüme vurulduğunda gülümsedim sadece. Asıl imayı en son ihtimalde düşünmüş oluşuma ve hala cahil olmama sevindim. Kendime ettiklerime rağmen hala koruma güdüsüyle yaşadığımı gördüm. Kendimi seviyorum diye kendimi korumaya çalıştığımı, birilerini bu yüzden durdurduğumu fark ettim. Suçluluk ve pişmanlık duysam da, sonrasında “iyi ki…” dedim.
Dün gece hayatımda bilmem kaçıncı defa “doğru zaman, doğru mekan” klişesiyle haklı bir “keşke” dinledim. En son yıllar önce yaşadığım ve artık hiç yaşamayacağımı düşündüğüm duygulara kapıldım.
Dün gece azgınca akan nehrimin yatağına en sonunda bir kürek daha atıp yolunu genişlettim. Dalgalarını sakinleştirdim böylece. Sonra birileri bana çok doğru zamanda bu hamleyi yaptığımı söyledi. Kendime olan inancımı geri kazandım. Lakin korkum dinmedi hala. İçimde bir yerlere korkuyla bakıyorum. Aynı şeyleri tekrar dehşetle izlemekten çekiniyorum.
Nehir, yatağın dibinden bir yerlerde bir çatlaktan su sızdırıyor ta çekirdeğime. Magmadaki kızgın sulara damla damla serinlikler akıyor. Cızıldayışları geliyor kulağıma ince ince. Magma sinirleniyor. Su, çekinse de bazen inadından vazgeçmiyor. Yakın zamanlarda çıkması muhtemel, acımasız bir savaşın keşif turları bunlar. Karşı tarafa belli etmeden güçlenen bir cephe varsa şayet, “n’oldum?” dedirtmeden basacak göz koyduğu yerleri. Ama iki taraf da eşitse hala, en çok bu savaşa mekan olan yerler acıyacak. Kimin kazanacağı da belli değilken, yine masumlar ölecek. Kimsenin de bir “dur” demeye vakti kalmayacak.
Dünün içinde birkaç günü yaşadım ben. Belki haftayı ve hatta ayı... Kendime ettiklerimi fark ettim. Ne istediğimi fark ettim. Kendi sınırlarımı silmeye başladım. Sınırların ardındaki “ben”le karşılaşıp çığlık çığlığa ağladım. Kendime inanamadım. Kendimden korktum. Ruhum vücudumu terk edip geri geldi resmen dün, hissettim. Bir süre bedenimi karşı koltuktan seyrettim. Umutlanmayı, hayal kurmayı, kendimi frenlemeyi, hayallerimden vazgeçmeyi, korkmayı, cesur davranmayı, endişeyi, açık yürekliliğimi, kendimi tutamamamı, hayal kırıklığımı, burukluğu, huzuru, özlem duymayı, sevmeyi, şüpheyi, hoşlanmayı bir gecede yaşadım. Tek telefon konuşmasında bir viraj daha döndüm hayatımda. Koca bir tecrübe edindim. Bir adam kaybettim. Bir kadın kaybettim. Kadın olduğunu zanneden bir kızla yüzleştim en sonunda. Suratına tokatlar savurmaktansa şefkatle sardım onu. İçimde bir yerlerde, düzenli soluklarla uyuyor hala.
Aynı gecede her şeyi terk etmeyi düşündüm hayatımda bilmem kaçıncı defa. Birilerine gidip “hiçbir şey sorma” deyip dizine yatmayı ve uyumayı istedim; kendime sarındım. Yıllar önce kaybettiğim huzuru buldum dün gece uykumda. Kurumuş kadar kana kana içtim o huzuru. Bu defa acı doğurmadım. Cahilliğim yüzüme vurulduğunda gülümsedim sadece. Asıl imayı en son ihtimalde düşünmüş oluşuma ve hala cahil olmama sevindim. Kendime ettiklerime rağmen hala koruma güdüsüyle yaşadığımı gördüm. Kendimi seviyorum diye kendimi korumaya çalıştığımı, birilerini bu yüzden durdurduğumu fark ettim. Suçluluk ve pişmanlık duysam da, sonrasında “iyi ki…” dedim.
Dün gece hayatımda bilmem kaçıncı defa “doğru zaman, doğru mekan” klişesiyle haklı bir “keşke” dinledim. En son yıllar önce yaşadığım ve artık hiç yaşamayacağımı düşündüğüm duygulara kapıldım.
Dün gece azgınca akan nehrimin yatağına en sonunda bir kürek daha atıp yolunu genişlettim. Dalgalarını sakinleştirdim böylece. Sonra birileri bana çok doğru zamanda bu hamleyi yaptığımı söyledi. Kendime olan inancımı geri kazandım. Lakin korkum dinmedi hala. İçimde bir yerlere korkuyla bakıyorum. Aynı şeyleri tekrar dehşetle izlemekten çekiniyorum.
Nehir, yatağın dibinden bir yerlerde bir çatlaktan su sızdırıyor ta çekirdeğime. Magmadaki kızgın sulara damla damla serinlikler akıyor. Cızıldayışları geliyor kulağıma ince ince. Magma sinirleniyor. Su, çekinse de bazen inadından vazgeçmiyor. Yakın zamanlarda çıkması muhtemel, acımasız bir savaşın keşif turları bunlar. Karşı tarafa belli etmeden güçlenen bir cephe varsa şayet, “n’oldum?” dedirtmeden basacak göz koyduğu yerleri. Ama iki taraf da eşitse hala, en çok bu savaşa mekan olan yerler acıyacak. Kimin kazanacağı da belli değilken, yine masumlar ölecek. Kimsenin de bir “dur” demeye vakti kalmayacak.
3 Şubat 2009 Salı
nedir yani?!
ne sıkıcıyım, ne tembelim. finallermiş! finalini yiyeyim! yararı olmadığı gibi zararı var bu salak olgunun. ziyadesiyle bezdirici. çok bilmişçe nasıl da inandırmış kendini gerekliliğine. uykusuzluklar, baş ağrıları ve serzenişler içinde uzadıkça uzayan üç hafta... kendini bilmez istanbul havalarında, eve gidip ders çalışmak üzere arkadaşlardan ayrılınılan sınav çıkışları ve final: dd ile inkılap tarihi dersinden kalıp gazeteci olacağına inanmak. suratına dil çıkartılıp kaçılması gereken komşunun çirkin çocuğundan ne farkı var bu işin?
tüm bu salak hengamede yaşanan ciddi olaylar... kuzen nişanlama, annenin doğum gününü kutlama, çekim yapma falan... ne derece başarılı olduğu muamma eylemler.
görülemeyen ve delicesine özlenen arkadaşlar var bir de. bunlarla bağlantılı, biralar, yemekler, kekler ve kahveler hatta. ah bir de bulunamayan sevgililer var. nişanlanan kuzenin ardından "hadi artık" dercesine atılan bakışlar ve "sana da nasip olsun inşallah" diyen teyze söylemleri var el bombasıyla havaya uçurmak istediğim. patavatsız m. var; cevapsız aramasına geri döndüğümde: "sevgili buldun mu diye merak ettim, ondan aradım." diyen, bilahare molotof kokteyli ile alev ateş yakılası.
bu ironik, karmaşık saçmalıklar ortasında histerikçe gülen ben varım. sinir krizlerimi kahkahalarla izleyen bölüm arkadaşım ö. var. büyük burunlu ve kemancı parmaklı... sınav aralarında içilen böğürtlen çayları ve ekşiyen mideler var. ben varım oralarda bir yerde. kendimi kaybettiğim ama herkeslerin kahkahalarla izlediği... zaman zaman eller var sonra sırtımda, hissedemediğim bazen ama sahiden seven ve destek veren eller.
üzülmek istemediğim için kimseye anlatmadığım kocaman gerçekler var. sonunda çok fena dağılacağım ama şu aralar hiç bu ihtimali düşünmek istemediğim gerçekler...
bense tüm bu durumların ortalaması alındığında, hayata saçma salak kulplar takan ergen kız mottoları sonucunu veriyorum. en güzide örneği görmek ister misiniz? bence istersiniz, buyurun:
"hayat şu aralar bir türlü eğitemediğim bir köpek gibi-benzetememenin dik alâsı-. halıya sıçıp duruyor. temizliyorum. yine sıçıyor. kapının önüne koyayım diyorum, aşağıdan aşağıdan mahzunca bakıyor. o kadar seviyorum ki aslında, kıyamıyorum. yüzsüzce gelip, halının ortasına yine sıçıyor."
tüm bu salak hengamede yaşanan ciddi olaylar... kuzen nişanlama, annenin doğum gününü kutlama, çekim yapma falan... ne derece başarılı olduğu muamma eylemler.
görülemeyen ve delicesine özlenen arkadaşlar var bir de. bunlarla bağlantılı, biralar, yemekler, kekler ve kahveler hatta. ah bir de bulunamayan sevgililer var. nişanlanan kuzenin ardından "hadi artık" dercesine atılan bakışlar ve "sana da nasip olsun inşallah" diyen teyze söylemleri var el bombasıyla havaya uçurmak istediğim. patavatsız m. var; cevapsız aramasına geri döndüğümde: "sevgili buldun mu diye merak ettim, ondan aradım." diyen, bilahare molotof kokteyli ile alev ateş yakılası.
bu ironik, karmaşık saçmalıklar ortasında histerikçe gülen ben varım. sinir krizlerimi kahkahalarla izleyen bölüm arkadaşım ö. var. büyük burunlu ve kemancı parmaklı... sınav aralarında içilen böğürtlen çayları ve ekşiyen mideler var. ben varım oralarda bir yerde. kendimi kaybettiğim ama herkeslerin kahkahalarla izlediği... zaman zaman eller var sonra sırtımda, hissedemediğim bazen ama sahiden seven ve destek veren eller.
üzülmek istemediğim için kimseye anlatmadığım kocaman gerçekler var. sonunda çok fena dağılacağım ama şu aralar hiç bu ihtimali düşünmek istemediğim gerçekler...
bense tüm bu durumların ortalaması alındığında, hayata saçma salak kulplar takan ergen kız mottoları sonucunu veriyorum. en güzide örneği görmek ister misiniz? bence istersiniz, buyurun:
"hayat şu aralar bir türlü eğitemediğim bir köpek gibi-benzetememenin dik alâsı-. halıya sıçıp duruyor. temizliyorum. yine sıçıyor. kapının önüne koyayım diyorum, aşağıdan aşağıdan mahzunca bakıyor. o kadar seviyorum ki aslında, kıyamıyorum. yüzsüzce gelip, halının ortasına yine sıçıyor."
18 Aralık 2008 Perşembe
neon bana "dur" dedi. durdum.
salaklık oluyor bu galiba. yani depim depim depinip "allahım bunalımlardayım, ölüyorum" deyip sonra birden "noluyoruz lan?" demek. tabi tabi... başka mantıklı açıklaması yok. öf kendimden yoruluyorum ben be, bir de çok bilmiş bazı makamlar kalkıp bana sevgili edinmem konusunda tavsiyeler veriyorlar. pek gerekli! peh! hatta bir daha "peh!".
şey oldu aslında... neon herifi gene galiba... dün ona "kötüyüm ben" dedim. o da bana "sıçtırtma ağzına" temalı bir-iki cümle kurdu. sonra ben tuvalete girip düşündüm ve kendimi daha iyi hissettim. şey gibi bir şeymiş bu, hani fiziken kabız oluyoruz ya; zaman zaman düşünsel anlamda da kabız oluyoruz. ben ruhen kabız olmayı da başarabilmişim, tüm problem buymuş. valla bak. ama asıl sorun şu ki, ben bunu geç fark ediyorum.
neon, karanlık yolda kafamı tosladığım koca gövdeli bir ağaç böyle zamanlarda. dün akşam yine kafamı çarptım ona, sonra yıldızlar döndü tepemde ve uyandım. iyi oldu böyle. gerçi bu sabah da okula gitmemi sağlamadı ama o sanırım dün geceki yatakla yaşadığım şiddetli tartışmadan ötürüydü. he buna rağmen, istediğim saatte uyandım bu sabah. gözlerim korku filminden fırlamış gibi ama kendime yemek yapınca daha bir iyi göründüler sanki.
aynadaki hırsızın da kaçtığını anlıyoruz burdan tabi.
bir de bu kabızlık hali, sanırım kendimle konuşmayı bıraktığım zamanlarda yakalıyor beni. bazen o kadar takılıyorum ki bir şeylere, gerçekten kendimle konuşmuyorum. kendi sessizliğimde saçma sapan bunalımlara yuvarlanıyorum sonra, haydaaa! doğru bir tespit galiba bu.
ulan dünyada insanlar fikirleri yüzünden ölüyor, melih gökçek göt korkusundan bas bas bağrıyor, bush kafasına ayakkabılar yiyor, annem-babam dahil milyonlarca insan hayat gailesinde sabahın köründe yorgun argın yollara düşüyor, afrika'da çocuklar açlıktan ölüyor, ayla dikmen canlı yayınlara çağrılıyor, somali'de denizciler kaçırılıyor ben evde bunalıma giriyorum! yuh! oha ve hatta çüş! nietzche'yle kapışabilirim bencilik konusunda.
gideyim de hazırlanayım. ufak periyodlarla başlayıp temiz hava soluyayım. eşyalarımı toparlayayım. kitap da okuyayım hatta. dünyayı kurtaramam ama kendimi kurtarabilirim bence.
şey oldu aslında... neon herifi gene galiba... dün ona "kötüyüm ben" dedim. o da bana "sıçtırtma ağzına" temalı bir-iki cümle kurdu. sonra ben tuvalete girip düşündüm ve kendimi daha iyi hissettim. şey gibi bir şeymiş bu, hani fiziken kabız oluyoruz ya; zaman zaman düşünsel anlamda da kabız oluyoruz. ben ruhen kabız olmayı da başarabilmişim, tüm problem buymuş. valla bak. ama asıl sorun şu ki, ben bunu geç fark ediyorum.
neon, karanlık yolda kafamı tosladığım koca gövdeli bir ağaç böyle zamanlarda. dün akşam yine kafamı çarptım ona, sonra yıldızlar döndü tepemde ve uyandım. iyi oldu böyle. gerçi bu sabah da okula gitmemi sağlamadı ama o sanırım dün geceki yatakla yaşadığım şiddetli tartışmadan ötürüydü. he buna rağmen, istediğim saatte uyandım bu sabah. gözlerim korku filminden fırlamış gibi ama kendime yemek yapınca daha bir iyi göründüler sanki.
aynadaki hırsızın da kaçtığını anlıyoruz burdan tabi.
bir de bu kabızlık hali, sanırım kendimle konuşmayı bıraktığım zamanlarda yakalıyor beni. bazen o kadar takılıyorum ki bir şeylere, gerçekten kendimle konuşmuyorum. kendi sessizliğimde saçma sapan bunalımlara yuvarlanıyorum sonra, haydaaa! doğru bir tespit galiba bu.
ulan dünyada insanlar fikirleri yüzünden ölüyor, melih gökçek göt korkusundan bas bas bağrıyor, bush kafasına ayakkabılar yiyor, annem-babam dahil milyonlarca insan hayat gailesinde sabahın köründe yorgun argın yollara düşüyor, afrika'da çocuklar açlıktan ölüyor, ayla dikmen canlı yayınlara çağrılıyor, somali'de denizciler kaçırılıyor ben evde bunalıma giriyorum! yuh! oha ve hatta çüş! nietzche'yle kapışabilirim bencilik konusunda.
gideyim de hazırlanayım. ufak periyodlarla başlayıp temiz hava soluyayım. eşyalarımı toparlayayım. kitap da okuyayım hatta. dünyayı kurtaramam ama kendimi kurtarabilirim bence.
17 Aralık 2008 Çarşamba
"anne, aynaya hırsız girmiş!"
günlerdir evden çıkmıyorum. sanırım 3 gündür. benim için çok. evde oturduğu müddetçe başına ağrılar saplanan birine göre çok, evet. kitap okumuyorum. film izlemiyorum. müzik dinlemiyorum. uyuyorum. uyanık kaldığım zamanları da televizyon gibi "boş beleş" şeylerle anlamsızlaştırıyorum. yemek yapıp yapıp beğendiremeyen, bunu bilmelerine rağmen de salya sümük ağlayan salak insanları falan izliyorum. okula gitmiyorum. huzura daha çok erdiğim, en azından kitap okumak ve müzik dinlemek gibi dürtüler edindiğim, diğer evime de gitmiyorum. üç gündür buna niyetleniyorum ama üç gündür ne planladığım saatlerde uyanıyorum ne de pijamalarımı çıkartıyorum. stüdyodaki nöbet işimden de, izlemek için can attığım o oyundan da gün itibariyle caymış bulunuyorum. merak edip aynaya bakıyorum, karşılaşmayı umduğum kişiyle karşılaşamıyorum. aynadaki anlamsız bunalımlara girmiş biri. hayallerini gerçekleştirmeyen ve başladığı işleri hep yarım bırakan biri. solgun ve bitkin görünen, beni de battaniyelerin altına geri gönderen biri...
uyumaktan başıma ağrılar giriyor. ama yine uyumaya gidiyorum. en yakın arkadaşlarımla görüşmek istemiyorum. üstümü değiştirmek ve dışarı çıkmak da sanırım. ya da aslında dışarı çıkmak istiyorum ama kendime bile anlatamadığım bi sebeple bu güdümü bastırıyorum.
korkarım kışın başının altından çıkıyor bunlar. kar falan yağsa ya keşke. uyansam ben de en sonunda. ve aslında bu yine diğerleri gibi kabus değil de sıkıcı bir rüya olsa. seslensem sonra: "anne! aynaya hırsız girmiş!" annem gelip kovsa sonra "kış(t)!" diye. olur bence. güzel de olur hem de.
uyumaktan başıma ağrılar giriyor. ama yine uyumaya gidiyorum. en yakın arkadaşlarımla görüşmek istemiyorum. üstümü değiştirmek ve dışarı çıkmak da sanırım. ya da aslında dışarı çıkmak istiyorum ama kendime bile anlatamadığım bi sebeple bu güdümü bastırıyorum.
korkarım kışın başının altından çıkıyor bunlar. kar falan yağsa ya keşke. uyansam ben de en sonunda. ve aslında bu yine diğerleri gibi kabus değil de sıkıcı bir rüya olsa. seslensem sonra: "anne! aynaya hırsız girmiş!" annem gelip kovsa sonra "kış(t)!" diye. olur bence. güzel de olur hem de.
4 Aralık 2008 Perşembe
Antigone Ölsün... Geçmişim Kalsın
Sıkıldım... Sıkıldım... Sıkıldım... Yanımda bira içen seyirciler vardı. Bir de bunlar canım ülkemin tiyatro öğrencileri olunca sarhoş olasım geldi. Olayım da unutayım diye. Haliç Üniversitesi Tiyatro Bölümü 2. Sınıf öğrencilerinin Nazım Uğur Özüaydın rejisiyle sahnelediği Antigone oyununu izledik sınıfca.. Sadece sınıf olan biz değildik Haliç Ünivesitesi'nin kasvetli salonunda. Bizimle birlikte İstanbul'un çeşitli okullarında okuyan, çeşitli tiyatro öğrenciler de vardı. Çeşit çeşittik. Hatta salonun tamamını onlar oluşturuyordu.. Seyirciye hiç kızmadım oyun boyu garip tavırlarından dolayı. Tiyatro öğrencilerinin yaklaşık bir buçuk saat seyirci rolü oynayamamasına kızdım.. Garip alkışlar, yerli yersiz gülüşmeler, çıkıp gidenler, telefonlar, gürültüler... Ve tabi kesif kesif burnuma gelen bira kokusu. Oyundan çıktığımda aklımda kalan tek şey Efes Extra'ydı..
Günümüz kelimesi oldum olası yorar beni.. Günümüze uyarlamak, günümüzce yorumlamak. Bir de buna çağdaş, modern kelimeleri eklendiğinde ifrit olmaya sebeptir pekala.. Ama fikir yine de güzeldi. Çıktığımda aldığım derin nefesin sebeplerinden biri de olsa ikinci sınıf öğrencilerinin özverisi, Nazım Uğur Özüaydın'ın cesareti takdire şayandı. Sonuç ne olursa olsun.. Oyunu sevmedim. Ama bu oyunun kötülüğünden değil.. Bilakis benim ukalalığım. Sevmiyorum "günümüze uyarlanılmışları". Sevemiyorum.. Sevsem de Kastamonu şivesi içinde olsun istemiyorum, istesem de Antigone'nin üzerindeki gri tişörtü istemiyorum. Hepsini geçtim cep telefonu görmek istemiyorum. Bırakalım bunlar günümüzde kalsın.. Bırakalım ve bir de diğerini görelim. Onu zaten gördük demeyelim bir de sizden görelim. Güzel popolu kızın elindeki şarap kadehinden daha fazlasını görmek istedim belki. Ya da aksayan ışıklardan fazlasını. Hatta azını görmek istedim. Creon'un kravatını görmek istemedim mesela, İsmene'nin penti çorabını... Yasemen Levy'nin şarkılarının gerekliliğini düşünmek istemedim.. Arada karışımızdaki perdede çıkan ne dediklerinin anlamadığım kadınları da görmek istemedim. Ama onlar göstermek istedi.. Dediğim gibi hepsi benim ukalalığım. Kendimi dışarı atıp, derin bir nefesten sonra sigara yakmama sebep olanlardan biri olsa da oyun, denenen şeye saygı duyulmalı, cesaret ne olursa olsun alkışlanmalı.. Alkışladım tabii.
Ve Antigone... En büyük alkış sana.. Üzerindeki gri tişörte rağmen.
Nazım Uğur Özüaydın'ı da kutlamak lazım tabii ki. Öğrencilerine güveni ve cesareti için..
Sevemiyorum ben günümüze taşınanları.. Geçmişi geçmişte kaldığı haliyle seviyorum. Ama bakmayın siz bana. Gidin ve izleyin. Eminim daha iyi bir şeyle karşılaşıp beni kafanızdan direkt sileceksiniz. En azından bira kokusu olmayacak, ve benim gibi ukala öğrenciler.
"Ölüm Devrimin Maskesidir"
İyi seyirler.
Günümüz kelimesi oldum olası yorar beni.. Günümüze uyarlamak, günümüzce yorumlamak. Bir de buna çağdaş, modern kelimeleri eklendiğinde ifrit olmaya sebeptir pekala.. Ama fikir yine de güzeldi. Çıktığımda aldığım derin nefesin sebeplerinden biri de olsa ikinci sınıf öğrencilerinin özverisi, Nazım Uğur Özüaydın'ın cesareti takdire şayandı. Sonuç ne olursa olsun.. Oyunu sevmedim. Ama bu oyunun kötülüğünden değil.. Bilakis benim ukalalığım. Sevmiyorum "günümüze uyarlanılmışları". Sevemiyorum.. Sevsem de Kastamonu şivesi içinde olsun istemiyorum, istesem de Antigone'nin üzerindeki gri tişörtü istemiyorum. Hepsini geçtim cep telefonu görmek istemiyorum. Bırakalım bunlar günümüzde kalsın.. Bırakalım ve bir de diğerini görelim. Onu zaten gördük demeyelim bir de sizden görelim. Güzel popolu kızın elindeki şarap kadehinden daha fazlasını görmek istedim belki. Ya da aksayan ışıklardan fazlasını. Hatta azını görmek istedim. Creon'un kravatını görmek istemedim mesela, İsmene'nin penti çorabını... Yasemen Levy'nin şarkılarının gerekliliğini düşünmek istemedim.. Arada karışımızdaki perdede çıkan ne dediklerinin anlamadığım kadınları da görmek istemedim. Ama onlar göstermek istedi.. Dediğim gibi hepsi benim ukalalığım. Kendimi dışarı atıp, derin bir nefesten sonra sigara yakmama sebep olanlardan biri olsa da oyun, denenen şeye saygı duyulmalı, cesaret ne olursa olsun alkışlanmalı.. Alkışladım tabii.
Ve Antigone... En büyük alkış sana.. Üzerindeki gri tişörte rağmen.
Nazım Uğur Özüaydın'ı da kutlamak lazım tabii ki. Öğrencilerine güveni ve cesareti için..
Sevemiyorum ben günümüze taşınanları.. Geçmişi geçmişte kaldığı haliyle seviyorum. Ama bakmayın siz bana. Gidin ve izleyin. Eminim daha iyi bir şeyle karşılaşıp beni kafanızdan direkt sileceksiniz. En azından bira kokusu olmayacak, ve benim gibi ukala öğrenciler.
"Ölüm Devrimin Maskesidir"
İyi seyirler.
Etiketler:
Antigone,
efes extra,
Haliç Konservatuvar,
Nazım Uğur Özüaydın
25 Kasım 2008 Salı
sıkıntıdan sürdüğüm turuncu ojelerimi silerken umarsızca kurmuştum bu cümleleri.
üç sınavım var önümdeki iki gün içinde. yarın da erteleyemeyeceğim iki önemli görüşmem var. bu da demek oluyor ki, aslında ben pazartesinden oturup adam akıllı ders çalışmalıydım. ama ben salı gününü çarşamba gününe bağlayan bu gecede hala daha "çalışmak" adına hiçbir çabaya girişmemiş, aylak aylak vakit geçiriyorum. en azından kitap okusam ya da yararlı bir şeyler yazsam dert değil. sahiden vakit öldürüyorum.
yarınki röportaja ve görüşmeye aldırmadan ya sabahlayacak ya da en fazla 2 saat uyuyacağım. zaten yüzümde çıkması muhtemel sivilcelere de aldırmadan delicesine ıvırzıvır tükettim. kıçım da büyüyecek. yarına gözlerim de şiş olacak sanırım. hem yarın bunca önemli görüşmenin yanında potansiyel sevgili kişisiyle de buluşabilirim. sahiden potansiyel mi acaba? değil galiba ya. ben çok şıpsevdi olduğumu sanırken insanları acımasızca eliyorum aslında. yarın da ip bu kadar kopma noktasına gelmişken, bir karaköy-kadıköy vapur seferinde eleyebilirim onu. zaten muhtemelen de kuruntu yapıyorum. potansiyel falan değil. tekliğime ve özgürlüğüme bu kadar tutkunken bu sevgili merakı da güzel çelişki. saçmalıklardan bildiriyorum: saçmalıyorum! (burda kendime; "anlamazdın anlamazdın, kadere de inanmazdın..." demek istiyorum. diyorum. saçmalamışken hakkını vermek gerek.)
nostaljilerden tanju okanlara ve ajda pekkanlara dalıp kafein alayım. ruhuma huzur zerk olurken, kendime çaktırmadan "ileti tasarımında haber" kitabı ile ders çalışayım. yarına işe yarar birisi olarak başlayayım.
adam olmak lazım bol bol.
yarınki röportaja ve görüşmeye aldırmadan ya sabahlayacak ya da en fazla 2 saat uyuyacağım. zaten yüzümde çıkması muhtemel sivilcelere de aldırmadan delicesine ıvırzıvır tükettim. kıçım da büyüyecek. yarına gözlerim de şiş olacak sanırım. hem yarın bunca önemli görüşmenin yanında potansiyel sevgili kişisiyle de buluşabilirim. sahiden potansiyel mi acaba? değil galiba ya. ben çok şıpsevdi olduğumu sanırken insanları acımasızca eliyorum aslında. yarın da ip bu kadar kopma noktasına gelmişken, bir karaköy-kadıköy vapur seferinde eleyebilirim onu. zaten muhtemelen de kuruntu yapıyorum. potansiyel falan değil. tekliğime ve özgürlüğüme bu kadar tutkunken bu sevgili merakı da güzel çelişki. saçmalıklardan bildiriyorum: saçmalıyorum! (burda kendime; "anlamazdın anlamazdın, kadere de inanmazdın..." demek istiyorum. diyorum. saçmalamışken hakkını vermek gerek.)
nostaljilerden tanju okanlara ve ajda pekkanlara dalıp kafein alayım. ruhuma huzur zerk olurken, kendime çaktırmadan "ileti tasarımında haber" kitabı ile ders çalışayım. yarına işe yarar birisi olarak başlayayım.
adam olmak lazım bol bol.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)