oysa ben blogu, yazmaktan ne kadar vazgeçtiğimi anlatmak üzere açmıştım. kendi blogumdan önce neon'un blogunu açmak sağlıklı bir fikir değil, hala kabullenemedim. mutlaka ki kıskanıp bir şeyler yazmaya başlıyorum ya da sataşacak bir şey bulup bulaşıyorum. bu akşam her ikisini de yapıyorum işte.
yazıdan bu kadar uzaklaşıp iyiden iyiye kendime dönmüşken aslında ne kadar objektif şeyler yazmaya başladığımı fark ettim. az ama öz oluyorlar artık sanırım. bu konuda biraz da kendileriyle tanışabilme şerefine nail olmadığım diğer bloglardan arkadaşların yorumlarıyla gaz aldım galiba. onlara buradan, "beni sizler yarattınız" gibi klişe bir yalan söylemek istiyorum: "beni sizler yarattınız!". şakası bir yana tüm yorumlar için teşekkür ederim arkadaşlar.
el yazısından da klavye yazısından da bugüne kadar olduğumdan daha çok kopuğum. işim yazıya bakmaya başlayınca bu sefer kaçan ve kovalayan karakterlerin oyuncuları değişti sanırım. içimden gelmedikçe yazmıyorum. içimden de gelmiyor sıkça. teknolojiden de giderek uzaklaştığımı fark ediyorum ve üzülsem mi sevinsem mi bilemiyorum. sonrasında bir de bakıyorum ki, hep özlediğim şeyleri sevmişim. o yüzden seviniyorum. bu teknolojiyi hayatımın merkezinden çıkartıp; kendimi, kendi hayatımın merkezine koyduğum anlamına geliyor. ve yine bu, teknolojiyle az ama öz görüşmeler yapmamı sağlıyor.
demişken, hala hukuk derslerine girmiyorum. ama artık kütüphaneye gidip kitap da okumuyorum. amerikan filmlerinde izlediğimiz yalnızlığını çalışarak öldüren medya hatunlarından oldum sanırım. elimde kamera haldır huldur dolaşıyorum. hatta 1 saatlik uykuyla 9 saat çekim bile yapabiliyorum. spiderman'le karşılaşmam olasıdır. superman de olabilir.
... aslında batman'in de arabası güzel.
bir şeyleri yoluna koyarken bir şeyleri yolundan çıkartıyorum. ama yine büyüdüğümü hissediyorum. sevdiğim insanları daha çok seviyorum. olmak istediğim yerleri daha net görüyorum. kendimi seviyorum ve varlığımdan mutluluk duyuyorum. kendime artık "aferin" diyorum. neon'a da "aferin" diyorum.
bu yazı aslında çok melankolik duruyo ya? değil işte. ben çapsızım, ondan böyle oluyo. aslında çok keyifli bi yazı lan bu?
24 Kasım 2008 Pazartesi
bilmem kimlere ithaf.
1. ben de tamam demem. peki derim. ama bunu "dünyayı kurtaran gadının gızı"ymışım gibi de anlatmam. ne gerek var?
2. ben öksürdüğümde insanlar öksürdüğümü anlarlar ve bazen "helal" derler. hapşurduğumda çok hayvani sesler çıkartırım. zaman zaman hapşururken kafamı duvara, masaya vs... çarptığım da acı bir gerçektir.
3. donsuz dolaşmak adetim değildir. üşürsem atletimsi bi şeyler de giyerim. zaten giymeyince babaannem kızar. atlet giyenlerle de bir husumetim yoktur. isterlerse içlik dahi giyebilirler.
4. hayatımda hiç kemer takmamıştım. bu yaz çok zayıflayınca insanların popo çatalımı seyretmelerinden hoşnut kalmayacağımı düşünüp duruma el koydum. yalnızca kısa t-shirtler giydiğimde kemer taktım. yalan değil, çok da alışamadım.
5. kiviye, kızarmış tavuğa, meyveli pastaya ve kokoreçe bayılırım. ciğere bayılmam ama yerim.
6. hiç bi ilaca alerjim yoktur. aspirini de sırf keyfimden çiğneyerek öğütürüm. antidepresan hiç kullanmadım, ona alerjim var mı bilemem. düzenli olarak balık yağı hapı içerim. henüz yüzgeçlerim çıkmadığına göre sanırım ona da alerjim yok.
7. bir gazetecilik öğrencisi olarak düzenli olarak gazete okumam. sadece mizah dergisinde belli bi istikrar sağlarım. abdi ipekçi'ye saygı duyarım.
8. karnım açsa her türlü yemek yerim. ağzımın yerini bulabildiğim müddetçe sorun yok demektir. uyku için belli kriterlerim yoktur ama zifiri karanlıkta pek rahat uyuyamam.
9. sahne sanatlarıyla uğraşan sayılı insan vardır hayatımda, birisini severim gerisi yalandır. ben sahne sanatlarıyla uğraşırım, kendime de hayranımdır.
10. bir ev özenle toplanmışsa orası zaten anneannemin arkadaşının evidir, orda işim olmaz. düzensizlikte huzur bulamam. normal kriterlerde bir düzen içersinde bulunmak rahatlatıcıdır şahsım adına.
11. telefonumu sıklıkla duyarım.
12. ortalama iki haftada bi bıyıklarımı alırım.
13. çok sevdiğim arkadaşlarımı birbirleriyle tanıştırmam. birbirleri hakkında her şeyi bilirler ama asla karşılaştırmam. kıskanırım.
14. çok düz mantık uyku alışkanlıklarım vardır: uykum varsa ve canım istiyorsa uyurum.
15. ilk karşılaştığım biri bana 'canım' derse onu çok fena terslerim. 'canı'nı çıkartırım.
16. kahvaltı yaparım.
17. bilmediğim şeyi yemem. farklı lezzetlere açık olabilirim ama bildiğim yemekler üzerindeki farklı kombinasyonlara sıcak bakarım en fazla. bilmediğim mekana gidebilirim. güvenmediğim mekana gitmem.
18. Çok sevdiğim yazar, oyuncu, şarkıcı hakkında herşeyi bilirim. Okuduğu okullardan sevdiği filmlere kadar. Acaip bir ajana dönüşebilirim. Merak ettiğim insanın hakkında herşeyi bilirim. Bilmeliyim de. mesela en uzun ilişkimi yaşadığım adamın t.c. kimlik numarası 2 ile başlar, 9 ile biter. 7'yle miydi yoksa lan?
19. isim hafızam çok hastalıklıdır. 12 yıl önceki sınıf arkadaşımın adını hatırlarım. görsem onu da hatırlarım. hatırladım da. ama o beni hatırlamadı, o da ayrı bi mevzuu.
20. aileme karşı özlem ve merak duygum aşırı gelişmiştir. annem aramazsa ben ararım "noluyoz?" derim. babamın telefonunda kontör varsa bilmeliyimdir, bilmezsem "noluyoz?" derim.
21. onun dışında birçok şeyi unutabilirim. kendi okul numaramı zor ezberlemişken 7 senelik dostumun ne ev numarasını ne cep numarısını ezbere bilirim.
22. evden acil çıkamam. çıkmam gerekiyorsa da mutlaka giyinik olurum ama. alakasız olabilir, önceki gün giydiğim şeyler olabilir ama mutlaka giyinmişimdir. okula hiç terlikle gitmedim. teneffüs arasında eve gelip ayakkabı değiştirmişliğim vardır ama.
edit, 23 veya daha ziyade "yazarın notu": çok hızlı arazi olabilme potansiyeline sahibimdir. bir gün yakın bir arkadaşım öldürülmüşse ve ben ortada yoksam, bilin ki siz bu okuduklarınıza inanamazken aslında sahiden katil benimdir ve çok acayip arazi oluyorumdur.
niyeyse...
hayatımda neon diye bi göt var, onun yüzünden en çok bunu yazmak istedim en önce.
neon herifi, ben de seni mimledim ayrıca.
lütfen bknz: http://www.gri-neon.blogspot.com/
2. ben öksürdüğümde insanlar öksürdüğümü anlarlar ve bazen "helal" derler. hapşurduğumda çok hayvani sesler çıkartırım. zaman zaman hapşururken kafamı duvara, masaya vs... çarptığım da acı bir gerçektir.
3. donsuz dolaşmak adetim değildir. üşürsem atletimsi bi şeyler de giyerim. zaten giymeyince babaannem kızar. atlet giyenlerle de bir husumetim yoktur. isterlerse içlik dahi giyebilirler.
4. hayatımda hiç kemer takmamıştım. bu yaz çok zayıflayınca insanların popo çatalımı seyretmelerinden hoşnut kalmayacağımı düşünüp duruma el koydum. yalnızca kısa t-shirtler giydiğimde kemer taktım. yalan değil, çok da alışamadım.
5. kiviye, kızarmış tavuğa, meyveli pastaya ve kokoreçe bayılırım. ciğere bayılmam ama yerim.
6. hiç bi ilaca alerjim yoktur. aspirini de sırf keyfimden çiğneyerek öğütürüm. antidepresan hiç kullanmadım, ona alerjim var mı bilemem. düzenli olarak balık yağı hapı içerim. henüz yüzgeçlerim çıkmadığına göre sanırım ona da alerjim yok.
7. bir gazetecilik öğrencisi olarak düzenli olarak gazete okumam. sadece mizah dergisinde belli bi istikrar sağlarım. abdi ipekçi'ye saygı duyarım.
8. karnım açsa her türlü yemek yerim. ağzımın yerini bulabildiğim müddetçe sorun yok demektir. uyku için belli kriterlerim yoktur ama zifiri karanlıkta pek rahat uyuyamam.
9. sahne sanatlarıyla uğraşan sayılı insan vardır hayatımda, birisini severim gerisi yalandır. ben sahne sanatlarıyla uğraşırım, kendime de hayranımdır.
10. bir ev özenle toplanmışsa orası zaten anneannemin arkadaşının evidir, orda işim olmaz. düzensizlikte huzur bulamam. normal kriterlerde bir düzen içersinde bulunmak rahatlatıcıdır şahsım adına.
11. telefonumu sıklıkla duyarım.
12. ortalama iki haftada bi bıyıklarımı alırım.
13. çok sevdiğim arkadaşlarımı birbirleriyle tanıştırmam. birbirleri hakkında her şeyi bilirler ama asla karşılaştırmam. kıskanırım.
14. çok düz mantık uyku alışkanlıklarım vardır: uykum varsa ve canım istiyorsa uyurum.
15. ilk karşılaştığım biri bana 'canım' derse onu çok fena terslerim. 'canı'nı çıkartırım.
16. kahvaltı yaparım.
17. bilmediğim şeyi yemem. farklı lezzetlere açık olabilirim ama bildiğim yemekler üzerindeki farklı kombinasyonlara sıcak bakarım en fazla. bilmediğim mekana gidebilirim. güvenmediğim mekana gitmem.
18. Çok sevdiğim yazar, oyuncu, şarkıcı hakkında herşeyi bilirim. Okuduğu okullardan sevdiği filmlere kadar. Acaip bir ajana dönüşebilirim. Merak ettiğim insanın hakkında herşeyi bilirim. Bilmeliyim de. mesela en uzun ilişkimi yaşadığım adamın t.c. kimlik numarası 2 ile başlar, 9 ile biter. 7'yle miydi yoksa lan?
19. isim hafızam çok hastalıklıdır. 12 yıl önceki sınıf arkadaşımın adını hatırlarım. görsem onu da hatırlarım. hatırladım da. ama o beni hatırlamadı, o da ayrı bi mevzuu.
20. aileme karşı özlem ve merak duygum aşırı gelişmiştir. annem aramazsa ben ararım "noluyoz?" derim. babamın telefonunda kontör varsa bilmeliyimdir, bilmezsem "noluyoz?" derim.
21. onun dışında birçok şeyi unutabilirim. kendi okul numaramı zor ezberlemişken 7 senelik dostumun ne ev numarasını ne cep numarısını ezbere bilirim.
22. evden acil çıkamam. çıkmam gerekiyorsa da mutlaka giyinik olurum ama. alakasız olabilir, önceki gün giydiğim şeyler olabilir ama mutlaka giyinmişimdir. okula hiç terlikle gitmedim. teneffüs arasında eve gelip ayakkabı değiştirmişliğim vardır ama.
edit, 23 veya daha ziyade "yazarın notu": çok hızlı arazi olabilme potansiyeline sahibimdir. bir gün yakın bir arkadaşım öldürülmüşse ve ben ortada yoksam, bilin ki siz bu okuduklarınıza inanamazken aslında sahiden katil benimdir ve çok acayip arazi oluyorumdur.
niyeyse...
hayatımda neon diye bi göt var, onun yüzünden en çok bunu yazmak istedim en önce.
neon herifi, ben de seni mimledim ayrıca.
lütfen bknz: http://www.gri-neon.blogspot.com/
31 Ekim 2008 Cuma
birinci sınıf olmak. olmaya çabalamak. olamamak.
okuldayım. salak hukuk dersinden çıktım ve sanırım okulun en huzurlu mekanı olan kütüphaneye geldim. tıpkı filmlerdeki gibi lambalı ahşap masaları var. çok da ihtişamlı, yüksek tavanlı, büyük pencereli falan... haliyle çok sessiz. insanı tatlı tatlı okşayan minik tıkırtılar var yalnızca. kitap sayfalarının gürültüsü...
salak hukuk dersinden çıktım! sabahın köründe gelip kimseyi tanımadığım o koskoca anfiye oturmuşken hem de. çok kalabalıktı. öte yandan çok da yalnız insan vardı. ben de yalnızdım, içim sıkıldı. düşündükçe de darlanıyorum, onca alakasız insanla nasıl iletişim kuracağım ben? diye. hepimiz iletişim öğrencisiyken bu ne salak bir serzeniş oldu, değil mi?
adını sormadığım ve hatta merak da etmediğim birkaç kişiyle konuştum. sonra veda etmeden kalktım yanlarından. anlaşılıyor, benim canım insan istemiyor ama öte yandan da mecbur olduğum o yabancı kalabalıkta boğuluyorum.
saçma, en azından zaman zaman saçma, bir edebiyat dergisi okuyorum. okuduklarımın pek azını anlıyorum. okumam gereken onca önemli kitap varken ben yine zaman kaybetmeyi yeğliyorum. şimdi yine ona döneceğim. muhtemelen yine anlamadan, sırf dinleniyorum diye okuyacağım onu.
sevdiğim ve görmek istediğim arkadaşlarımı düşüneceğim. yanlarına gitmek isteyip gitmeyeceğim. param yok, çünkü ben yine ve hala öğrenciyim.
biraz daha okuduktan sonra yemekhaneye gideceğim. sevinç yetişemezse yalnız yiyeceğim yemeğimi. aç da sayılmam pek ama gitmezsem mezgitle salata gücenir sanki. sonra da kalkar o kasvetli ve kalabalık anfideki 'iletişim ve toplum' dersini dinlemeye giderim. iletişim kuramadan ve bir toplum niteliği yaratamadan salak salak dinlerim dersi o kör kalabalıkta. en sonunda sevdiğim ve görmek istediğim arkadaşlarımın yanına değil, evime giderim. ve hala o kadar korkmuş ve yalnız hissederim ki, 'rahme dönüş psikozu' ile bu gece de annemle uyurum filmi ertesi sabah başa sarmak üzere...
22 ekim 11.23
salak hukuk dersinden çıktım! sabahın köründe gelip kimseyi tanımadığım o koskoca anfiye oturmuşken hem de. çok kalabalıktı. öte yandan çok da yalnız insan vardı. ben de yalnızdım, içim sıkıldı. düşündükçe de darlanıyorum, onca alakasız insanla nasıl iletişim kuracağım ben? diye. hepimiz iletişim öğrencisiyken bu ne salak bir serzeniş oldu, değil mi?
adını sormadığım ve hatta merak da etmediğim birkaç kişiyle konuştum. sonra veda etmeden kalktım yanlarından. anlaşılıyor, benim canım insan istemiyor ama öte yandan da mecbur olduğum o yabancı kalabalıkta boğuluyorum.
saçma, en azından zaman zaman saçma, bir edebiyat dergisi okuyorum. okuduklarımın pek azını anlıyorum. okumam gereken onca önemli kitap varken ben yine zaman kaybetmeyi yeğliyorum. şimdi yine ona döneceğim. muhtemelen yine anlamadan, sırf dinleniyorum diye okuyacağım onu.
sevdiğim ve görmek istediğim arkadaşlarımı düşüneceğim. yanlarına gitmek isteyip gitmeyeceğim. param yok, çünkü ben yine ve hala öğrenciyim.
biraz daha okuduktan sonra yemekhaneye gideceğim. sevinç yetişemezse yalnız yiyeceğim yemeğimi. aç da sayılmam pek ama gitmezsem mezgitle salata gücenir sanki. sonra da kalkar o kasvetli ve kalabalık anfideki 'iletişim ve toplum' dersini dinlemeye giderim. iletişim kuramadan ve bir toplum niteliği yaratamadan salak salak dinlerim dersi o kör kalabalıkta. en sonunda sevdiğim ve görmek istediğim arkadaşlarımın yanına değil, evime giderim. ve hala o kadar korkmuş ve yalnız hissederim ki, 'rahme dönüş psikozu' ile bu gece de annemle uyurum filmi ertesi sabah başa sarmak üzere...
22 ekim 11.23
30 Eylül 2008 Salı
Denediklerimiz deneyeceklerimizin teminatıdır
Oyunlar yazdık durmadan, yazdık ve oynadık. Biz baştan sona hep bunu yaptık. Hatta en iyi yaptığımız şeydi bu. Belki bu yüzden meslek olarak seçtik. Seçemediklerimize inat seçtik birşeyler. Gündüzleri oynayacağımız oyunları yazdık geceler boyu. Bu oyundaki aksaklıkları da yazdık sonra. Tersine giden şeylere kafa yorar zaten insan. Olumsuzluklar ve olasılıklar kalır hatırda. Öyle yaptık biz. Öyle veya böyle büyüdük. Yaralarımızı sara sara büyüdük. Bazen kaşıyıp kanatarak büyüdük. Büyüdükçe yeni yaralar açtık veya başkalarının açmasına izin verdik. Hiç korkmadık bundan. Böyle büyüdük.
Anlatacağımız hikayeleri biriktirerek büyüdük. Biriktirdiklerimiz hazinemizdi çoğu zaman. Yaralarımız mücevherlerimizdi. Biz büyüdükçe hayallerimizi büyüttük. Saçlarımızla oynadık değiştik. Bununla kalmadı tabii, dinlediğimiz müzikler, izlediğimiz filmler, okuduğumuz kitaplar değişti. Bizi gülümseten ve ağlatan şeyler değişti. Biz de durmadık değiştik bu devinimle birlikte. Bir hikayemiz oldu hep anlatmak zorunda kaldığımız. Belki de yaşama amacımızdı bu hikayeler. Bu hikayeleri anlatacağımız insanları hayal ettik. Resimde, ekranda, sahnede. Yaratıma boyun eğerek büyüdük. Yaşadığımız her an, aldığımız her nefes büyüttü bizi. Biz büyüttükçe hayallerimizi büyüttük ellerimizde.
Sanatı seçmek zorunda kaldık sonra. Çünkü sanat; hayatla, memleketle, dünyayla, insanla ama en çok kendiyle derdi olanın silahıydı, çoğu zaman namluyu kendine çevirip tetiğe bastığı.
Anlatacağımız hikayeleri biriktirerek büyüdük. Biriktirdiklerimiz hazinemizdi çoğu zaman. Yaralarımız mücevherlerimizdi. Biz büyüdükçe hayallerimizi büyüttük. Saçlarımızla oynadık değiştik. Bununla kalmadı tabii, dinlediğimiz müzikler, izlediğimiz filmler, okuduğumuz kitaplar değişti. Bizi gülümseten ve ağlatan şeyler değişti. Biz de durmadık değiştik bu devinimle birlikte. Bir hikayemiz oldu hep anlatmak zorunda kaldığımız. Belki de yaşama amacımızdı bu hikayeler. Bu hikayeleri anlatacağımız insanları hayal ettik. Resimde, ekranda, sahnede. Yaratıma boyun eğerek büyüdük. Yaşadığımız her an, aldığımız her nefes büyüttü bizi. Biz büyüttükçe hayallerimizi büyüttük ellerimizde.
Sanatı seçmek zorunda kaldık sonra. Çünkü sanat; hayatla, memleketle, dünyayla, insanla ama en çok kendiyle derdi olanın silahıydı, çoğu zaman namluyu kendine çevirip tetiğe bastığı.
27 Eylül 2008 Cumartesi
kontrolden çıkmış bir takım duygulanımlar
telaşsız ama tatlıca heyecanlıydım. dün tatlı bir öğlende çok sevdiğim adamla çok sevdiğim mekandaydım. giderken yanına şarkı söyleyerek fotoğraflar çektim. sonra onun da fotoğraflarını sığdıracaktım naif karelere. sonra o beni sığdıracaktı. burnumun büyüklüğüne gülecektik yine.
küçük bir mahalle butiğinden nar çiçeği bir etek aldım kendime. yeni kesilmiş saçlarımı savurarak yürüdüm sonra sahile. köşede buldum onu yeni kesilmiş saçlarıyla. gülüştük. sarıldık.
hava bozdu sonra. kaçışırken herkes, biz birer sıcak çay daha söyleyip huzurluca tebessüm ettik yine. derken fırtına çıktı. yapraklar, dallar savruldu. afattı bildiğin, insanlar uçacaktı. yabancı bir çift girdi içeri o kargaşada. bir bebekleri vardı baba olanın kucağında duran. anne çok gençti. çok da mistik ve güzel. omzunun üzerinden izledim onları. kadın çok gençti. güzel ve mistik. hem de anneydi. sonra kalkıp gittiler. yan tarafımızdan geçtiler. camın ardından izledim. hala fırtınaydı. bebek babasının kucağındaydı. anne olan telaşlıydı. çok da güzeldi. bir fotoğraf karesi olarak kazındı beynime, fırtınanın şiddetli vuruşunda dönüp bebeğine bakışı. kadın çok güzeldi. hem de anneydi.
dinince fırtına biz de düştük yollara. konuşa gülüşe yürüdük ta kuzguncuk'tan çengele. sonra o küçük pencerenin ardındaki amcanın eline bırakıp kuruşları o meşhur simitlerden aldım üç tane. boğaza nazır oturduk. kedilerle oynaştı, kızdım. sonra ellerini yıkayıp çay söyledi. daldık birbirimize yine. akşam ettik sonra. huzurla dolmuşken ayrıldık. iyi geldi, gördük.
telaşsız ama tatlıca heyecanlıydım. dünkü fırtına dinmişti. ılgıt ılgıt yağıyordu yağmur. sevdiğim hırkamı giydim yine, aynı şalı doladım boynuma. şemsiyemi alıp koyuldum yola. sürekli geçen otobüs gelemedi bir türlü beklerken. söylendim sonra: "uyuzluğuna yapıyorsun, değil mi?" dedim. cevap vermedi yine. muhtemelen duymadı o kadar yüksekten. kızardı zaten duysaydı.
geldi otobüs, sakindi içersi. düşüne düşüne gittim gideceğim yere. inip şemsiyemi açtım, yeni açılan o kitapevine yürüdüm. girdim içerden çok sevdiğim yönetmenin filmine iki bilet aldım kiminle gideceğimi bilmeden. son iki biletmiş, güldüm.
sonra sonra gitmemin asıl sebebinin yanına gittim. yağmur yağıyordu, gülümsüyordum. sevinecekti, biliyordum. bekliyordu beni, "nerde kaldı artık?" diyordu içinden. içeri girdim. çiziyordu yine, fark etmedi içeri girdiğimi. tutamadım, o kadar neşeli şakıdım ki "ben geldiiiim!" deyiverdim. kafasını kaldırıp gülümsedi. "hadi git kahve yap" dedi. gerçekten gülümsedi sonra. bekliyordu beni işte, biliyordum.
insanlara sarılmama kızardı ve bana hiç sarılmazdı. ben çok isterdim oysa ona sarılmayı. bu defa o açtı kollarını "gel bi sarılayım sana" dedi. gülümseyip sarıldım. "ayrılık" çalıyordu arkadan. "bu sana ilk ve son sarılışım. bi daha da sarılmam" dedi. "o zaman daha sık gidip geleyim" dedim. güldü. hala sarılıyorduk. şarkıya eşlik edip hafif hafif sallandı. kafamı göğsüne dayadım gülümseyip. o da gülümsüyordu, biliyordum. saçımı okşadı sonra. şarkıya eşlik etmeye devam ediyordu. "gel otur..." dedi, "ben sana kahve yapayım". ilk defa bana kahve yapacaktı, mutlu oldum. çikolatalı bir kahve yaptı.
bir kız geldi sonra tanımadığım. telden bir melek yapmış ona. anlamlandıramadım. verdi ve sakince bir şeyler söyleyip gitti. kız çok güzeldi ve de mistik. kız gidince, merdivenlere oturup "anlat" dedi. "sen anlat" dedim. sorular sordum sonra. kıskandığımı açık ettim kasten. hoşuna gitti, gülümsedi. özlemişti işte, "seni bekledim" dedi. özlediğini açık etti kasten. hoşuma gitti, gülümsedim.
akşamına yağmurun sonrasında bir otobüsün peşinden koşturup o otobüste eski sevgilimi görecektim ve hiç korkmayacaktım. sakince konuşup "ne kadar da büyüdük" diyecektim. eve doğru yürürken "kızdın da rahat duramadın yine de mi" diye söylenecektim başımı kaldırıp. sonra "peki, seninle kavga etmiyorum" deyip elimle fermuar çekecektim ağzıma. eve yürümeye devam edecektim. en sonra da düşünecektim: "iyi ki sevmişim. iyi ki sevgi varmış dünyada." diyecektim. gülümsedikçe gülümseyecek, yavşak bir polyannaya dönüşecektim 12'den sonra.
küçük bir mahalle butiğinden nar çiçeği bir etek aldım kendime. yeni kesilmiş saçlarımı savurarak yürüdüm sonra sahile. köşede buldum onu yeni kesilmiş saçlarıyla. gülüştük. sarıldık.
hava bozdu sonra. kaçışırken herkes, biz birer sıcak çay daha söyleyip huzurluca tebessüm ettik yine. derken fırtına çıktı. yapraklar, dallar savruldu. afattı bildiğin, insanlar uçacaktı. yabancı bir çift girdi içeri o kargaşada. bir bebekleri vardı baba olanın kucağında duran. anne çok gençti. çok da mistik ve güzel. omzunun üzerinden izledim onları. kadın çok gençti. güzel ve mistik. hem de anneydi. sonra kalkıp gittiler. yan tarafımızdan geçtiler. camın ardından izledim. hala fırtınaydı. bebek babasının kucağındaydı. anne olan telaşlıydı. çok da güzeldi. bir fotoğraf karesi olarak kazındı beynime, fırtınanın şiddetli vuruşunda dönüp bebeğine bakışı. kadın çok güzeldi. hem de anneydi.
dinince fırtına biz de düştük yollara. konuşa gülüşe yürüdük ta kuzguncuk'tan çengele. sonra o küçük pencerenin ardındaki amcanın eline bırakıp kuruşları o meşhur simitlerden aldım üç tane. boğaza nazır oturduk. kedilerle oynaştı, kızdım. sonra ellerini yıkayıp çay söyledi. daldık birbirimize yine. akşam ettik sonra. huzurla dolmuşken ayrıldık. iyi geldi, gördük.
telaşsız ama tatlıca heyecanlıydım. dünkü fırtına dinmişti. ılgıt ılgıt yağıyordu yağmur. sevdiğim hırkamı giydim yine, aynı şalı doladım boynuma. şemsiyemi alıp koyuldum yola. sürekli geçen otobüs gelemedi bir türlü beklerken. söylendim sonra: "uyuzluğuna yapıyorsun, değil mi?" dedim. cevap vermedi yine. muhtemelen duymadı o kadar yüksekten. kızardı zaten duysaydı.
geldi otobüs, sakindi içersi. düşüne düşüne gittim gideceğim yere. inip şemsiyemi açtım, yeni açılan o kitapevine yürüdüm. girdim içerden çok sevdiğim yönetmenin filmine iki bilet aldım kiminle gideceğimi bilmeden. son iki biletmiş, güldüm.
sonra sonra gitmemin asıl sebebinin yanına gittim. yağmur yağıyordu, gülümsüyordum. sevinecekti, biliyordum. bekliyordu beni, "nerde kaldı artık?" diyordu içinden. içeri girdim. çiziyordu yine, fark etmedi içeri girdiğimi. tutamadım, o kadar neşeli şakıdım ki "ben geldiiiim!" deyiverdim. kafasını kaldırıp gülümsedi. "hadi git kahve yap" dedi. gerçekten gülümsedi sonra. bekliyordu beni işte, biliyordum.
insanlara sarılmama kızardı ve bana hiç sarılmazdı. ben çok isterdim oysa ona sarılmayı. bu defa o açtı kollarını "gel bi sarılayım sana" dedi. gülümseyip sarıldım. "ayrılık" çalıyordu arkadan. "bu sana ilk ve son sarılışım. bi daha da sarılmam" dedi. "o zaman daha sık gidip geleyim" dedim. güldü. hala sarılıyorduk. şarkıya eşlik edip hafif hafif sallandı. kafamı göğsüne dayadım gülümseyip. o da gülümsüyordu, biliyordum. saçımı okşadı sonra. şarkıya eşlik etmeye devam ediyordu. "gel otur..." dedi, "ben sana kahve yapayım". ilk defa bana kahve yapacaktı, mutlu oldum. çikolatalı bir kahve yaptı.
bir kız geldi sonra tanımadığım. telden bir melek yapmış ona. anlamlandıramadım. verdi ve sakince bir şeyler söyleyip gitti. kız çok güzeldi ve de mistik. kız gidince, merdivenlere oturup "anlat" dedi. "sen anlat" dedim. sorular sordum sonra. kıskandığımı açık ettim kasten. hoşuna gitti, gülümsedi. özlemişti işte, "seni bekledim" dedi. özlediğini açık etti kasten. hoşuma gitti, gülümsedim.
akşamına yağmurun sonrasında bir otobüsün peşinden koşturup o otobüste eski sevgilimi görecektim ve hiç korkmayacaktım. sakince konuşup "ne kadar da büyüdük" diyecektim. eve doğru yürürken "kızdın da rahat duramadın yine de mi" diye söylenecektim başımı kaldırıp. sonra "peki, seninle kavga etmiyorum" deyip elimle fermuar çekecektim ağzıma. eve yürümeye devam edecektim. en sonra da düşünecektim: "iyi ki sevmişim. iyi ki sevgi varmış dünyada." diyecektim. gülümsedikçe gülümseyecek, yavşak bir polyannaya dönüşecektim 12'den sonra.
25 Eylül 2008 Perşembe
Paulo Coelho der ki:
"Sahildeki bütün bu insanlar sürekli korku içinde yaşıyorlardı, hatta insanın soluğunu kesen günbatımını seyrederken bile. Yalnız kalmaktan korkuyorlardı; şeytanın üşüştüğü karanlıktan; pot kırmaktan; Tanrı'nın yargısından; başkalarının ne diyeceğinden; her şeyi cezalandıran mahkemelerden; risk alıp yenilgiye uğramaktan; kazanıp başkalarının kıskançlığına katlanmak zorunda kalmaktan; sevip de reddedilmekten; maaşına zam istemekten; bir daveti kabul etmekten; bilmediği yerlere gitmekten; yabancı bir dili konuşamamaktan; başkalarını etkileyememekten; yaşlılıktan ve ölümden; hatalarıyla göze çarpmaktan; meziyetleriyle göze çarpmamaktan; ne hatalarlıyla ne de meziyetleriyle göze çarpmaktan.
Korku, korku, korku. Yaşam giyotinin gölgesinde bir terör rejimiydi."
Korku, korku, korku. Yaşam giyotinin gölgesinde bir terör rejimiydi."
18 Eylül 2008 Perşembe
"mutluluk her yanda, üzülmem için dinozor olmam gerek!"
birileri demişti: "dibe vurmadan yüzeye geri çıkamıyorsun" diye. doğru söylediğini biliyordum ve bunu yaşayacağımı da biliyordum. sancıdım, en sonunda doğurdum acımı. geçti sonra. geçecekti, biliyordum.
sevdiklerimize sarıldık. kontrolümüzü kaybedip ağladık. çığlık çığlığa kahkaha attık sonra. anlattık. dinledik. gülümsedik... gülümsedik... kendimize iyilik yaptık. saçlarımızı kestirdik. hayatımızı nispeten raya soktuk, sonradan çıkartıp alt üst etmek üzere yine. hafiften yağmur yağdı diye sevinip hırkalar çekindik üstümüze. bavullara tıkıp sevdiğimiz kıyafetleri, donanıp merak ettiğimiz kitapları ve dolunup özlediğimiz şarkılarla kutu kutu trenlere bindik. uzun uzun raylar seyredip huzurun kucağına düştük. karşı durduk, sadece mutlu olma eylemine izin verdik. kahveler içip, soslu makarnalar yedik. beraber uyuyup birbirimize sıcak kekler verdik. yağmurlu sabahlara uyanıp konuşmadan gülümsedik. sonra yine sarıldık. hep güldük ve sarıldık... ruhlarımızın varlığını hatırlayıp adam olmak istedik. adam olduk. boyun eğmedik, savaştık. güçlendik, susmadık. evet evet, çelişkiler yumağı içersinde dibe gidip geldik ve yüzeyde sırt üstü uzanıp şarkılar söyleyerek yüzmeye başladık şimdi. fantastik bi dünya yarattık, kahkahalar atıyoruz histerikçe! mutluyuz. yargılamak için sebep mi var?
aynı anda dağılıp aynı anda seviniriz biz. birbirimizi özleyip kahkahalarla ararız sonra birbirirmizi. yakın zamanlarda yaşlılıklarımızı huzursuzca karşılayıp işin kaşarı olduğumuzu fark eder ve hayatın canına okumaya başlarız. büyürüz işte lan, kime ne? yargılamak için sebep mi var?
sevdiklerimize sarıldık. kontrolümüzü kaybedip ağladık. çığlık çığlığa kahkaha attık sonra. anlattık. dinledik. gülümsedik... gülümsedik... kendimize iyilik yaptık. saçlarımızı kestirdik. hayatımızı nispeten raya soktuk, sonradan çıkartıp alt üst etmek üzere yine. hafiften yağmur yağdı diye sevinip hırkalar çekindik üstümüze. bavullara tıkıp sevdiğimiz kıyafetleri, donanıp merak ettiğimiz kitapları ve dolunup özlediğimiz şarkılarla kutu kutu trenlere bindik. uzun uzun raylar seyredip huzurun kucağına düştük. karşı durduk, sadece mutlu olma eylemine izin verdik. kahveler içip, soslu makarnalar yedik. beraber uyuyup birbirimize sıcak kekler verdik. yağmurlu sabahlara uyanıp konuşmadan gülümsedik. sonra yine sarıldık. hep güldük ve sarıldık... ruhlarımızın varlığını hatırlayıp adam olmak istedik. adam olduk. boyun eğmedik, savaştık. güçlendik, susmadık. evet evet, çelişkiler yumağı içersinde dibe gidip geldik ve yüzeyde sırt üstü uzanıp şarkılar söyleyerek yüzmeye başladık şimdi. fantastik bi dünya yarattık, kahkahalar atıyoruz histerikçe! mutluyuz. yargılamak için sebep mi var?
aynı anda dağılıp aynı anda seviniriz biz. birbirimizi özleyip kahkahalarla ararız sonra birbirirmizi. yakın zamanlarda yaşlılıklarımızı huzursuzca karşılayıp işin kaşarı olduğumuzu fark eder ve hayatın canına okumaya başlarız. büyürüz işte lan, kime ne? yargılamak için sebep mi var?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)