12 Mart 2012 Pazartesi

eleştiri yazmışım bir ara.

... Barış der ki mesela, insanlar eğitim aldıktan sonra oyunculuk yeteneği edinebilir. Ama ben derim ki mesela, hayır! Oyunculuk ruhsal bir problemdir. İnsanlar bununla doğar. Sonradan bünyeye aşılanabilecek bir şey değildir bu. Bak sen oyuncusun, sana verilen senaryoda senin Osman olman gerekiyorsa sen Osman olursun. Ama doğuştan bu hastalığa yakalanmamış olanlar yani eğitimden sonra kabiliyet edindiğine inananlar 'Osman' rolü yaparlar. (...)

21 Şubat 2012 Salı

Kış ve iki ihtimal. Tekine methiye.

Kış kime ne ifade ediyor bilmem. Kime ne getir, benim hiç haberim yok. Tek fark edebildiğim, benim için iki ihtimalden ibaret olduğu ve ikisinden birisinin mutlaka yaşandığıdır.

Ya depresyondur.
Geceler bitmez, gündüzlere hasret yaşanır. Markete süt almaya gittiğinde dahi küfürlerden ağzın dolar. 3'ten erken uyanılmaz, o malum hırka sırttan çıkarılmaz. Mutsuzluk göz altı torbalarında birikip göz pınarlarından taşar. Anlam aramaya gerek kalmaz, anlam aranmaz, anlamsız kalınır. İşe yaramaz hissedilir, ki mutlaka öyledir. Pilavlar tutmaz, kahvelere süt karışmaz. Olması muhtemel tek güzel şey bir avuç kardır, onda da adam olup dışarıda bir-iki kar topu yuvarlamazsın. Ders kaçırır, sınav kaçırır, dönem kaçırır, gün kaçırır, insan kaçırır... Uyumaktan, oturmaktan ve de özellikle söylenmekten kıçın kocaman olur. Mutsuzluk lokomotif kesilir ve peşinden sana dil çıkartarak etrafından dolanan binlerce absürd mutsuzluk vagonu sürükler. Sen dünyanın en gerizekalı depresifi olarak saçma sapan televizyon programları karşısında çürütürken ömrünün güzide vakitlerini, dışarıda hayat akar. İnsanlar koşar, uğraşır, sinirlenir, gülümser. Kışa lanet ederler belki de ama yaşamaktan taviz vermezler.

Ya da malumatfuruşluk, kalem, kağıt, kitap ve hatta gözlüktür kış.
Uzayan abajur ışıkları altında yazılmış notlar, mektuplar, karalanmış denemelerdir. Yazamazsın sandığın tezlere karaladığın ilk cümlenin sonunun gelmeyişidir. Yapılacak bir dünya işinin olması, yetişmeye çalışırken tutulduğun sırt ağrılarıdır. Cebindeki paranın azlığına, okunacaklar listenin kabarıklığına ve hatta bir an evvel nihayete ermesi gereken tezine inat gidip bir Barış Bıçakçı kitabı almak ve onu sabaha kadar bitirmeye and içmektir. Üşüsen de söylensen de bulduğun ilk sıcak kuytuda gülümseyebilmektir. Erkenden kararan havalara inat, günlerin uzayacağını sabırla bekleyebilmektir. Uykunun ensene bastırmaktan vazgeçmediği ağır tokmağını elinle itebilmek, uyandığın her geç sabahtan vicdan azabı duymaktansa "yarın daha az uyurum" diyebilmektir. Kar yağdığında kara dokunabilmek, dokunmayı istemektir. Pilavların tane tane olması kadar dibi tutmayan çorbalar, çiğ kalmamış soğanlardır. Depresyon canavarının yedirdiği tüm zararlı şeylerden arınmak istercesine bitki çaylarında, meyvelerde ve sebzelerde, saatleri belirlenmiş yemeklerde kaybolmaktır. İnadına gözüne sürme çekebilmek ve uykulu gözlere gülümsemektir. Günün aydınlığı dolarken mutfağa, demliğe koyduğun çay ve kahvaltı için kapıya dayanan sevgilinin biricik varlığıdır. Isıtmayacağını bildiğin güneşin altında, giremeyeceğini bildiğin denizin kıyısında, nemli kumlara bot izleri bırakmak ve birkaç güzel fotoğraf çekmektir. Belki de kıçının donmasına aldırmadan orada oturup ekşimsi bir şarap dipleyebilmek. Tüm boktanlıklara rağmen metin olmak mecburiyetidir kışın ikinci ihtimali.
Depresyona kafam girsin, sana bir şey olmasın ey güzide ruh halim!
Yaşlanıyorum. Başka çarem yok, bu böyle. Gittikçe kaybedecek vakitler azalıyor. Kışın bana getirdiği ihtimaller azalıyor. Şikayetçi olmak üzerime vazife değil. Kalemimin belini kırmaktan başka bir yükümlülüğüm yok bu aralar. Geceler, gündüzler birbirine karışmışsa nolmuş, dert mi?
Cemre düşmüş, ne ala. Kış bite dursun. Tekrar gelişleri tek ihtimalli olsun.

26 Ocak 2012 Perşembe

Peki ya bir kış gecesi sıkılırsa içim?

Kar beklenen kara bir kış gecesi. Fonda Nick Drake çalıyor olması, tüm akşam babamla gülüşerek muhabbet etmiş olmam hiçbir şeyi hafifletmiyor. Profiterol bile iyi bir sebep değil.
İçimde verdiği hissiyatı anımsamak istemediğim berbat bir huzursuzluk var. İç organlarımın gövdeme sığmıyormuş hissi ya da nefesimin ciğerlerimi doldurmadığı sıkıntısı...
Devasa bir yük gibi bastıran uyku ama buna ilginç bir şekilde direnen beynim.
Bu huzursuzluğun adresi çok belli. Sahip çıkmaktan korkmadığın bir sevgilinin varlığı. Daha doğrusu sahip çıkmak için hiçbir çaba sarf etmene gerek kalmadan benimsediğin bir sevgili. Ruhuna sinsice sızan. Bu yüzden verdiği sıkıntıya gerçekten şaşırabildiğin...
Çocuktuk. Çok saçmaydık. Her sonumuz kötüydü bizim. Buna rağmen gidemedik birbirimizden.
Ona dair hissettiğim o kadar çok şey çocukluğa aitmiş ki, böylesi büyük bir sıkıntı şimdi gözümde canlanan silüetimize büyük geliyor.
Onu kaybetmekten hep çok korktum. Meğer hiç bu kadar endişelenmemişim. Bunca senedir olmamasına rağmen son birkaç ayda "hep burada olacakmış" fikrine delicesine kapılmışım.
Çok alışmışım bana kendimi hep iyi hissettirmesine. Deli gibi şaşkınım bu yüzden beklenmeyen bu poyraza.
Dışarda beklenen kar benim içime yağıyor şimdi. Hissediyorum. An be an doluyor ciğerlerime ciğerlerime o buz zerrecikleri. Giderek donduruyor ve şeffaflaştırıyor beni.
Bunca kısa süreye bu kadar adamı sığdırabildim de nasıl bu kadar kısacık ana bunca yılın endişesini tıkıştırdım aklım almıyor.
Bu işin en kötü yanını keşfettim şu saniyede: sevmediğinden daha çok sevmiyorsun belki de, olamadığından daha çok aptal olabildiğin muhakkak.
Aptallık dehlizlerinin en ürküncünde yüzüyorum saçma salak.
Nasıl şarap lazım şimdi, nasıl şarap...

18 Ocak 2012 Çarşamba

geçmişten kalma

Seninle mevsimlerimiz hiç uyuşmadı sevgili.

Zaten bu yüzden anca iki bahar görebildi yüreklerimiz beraber.

Onda dahi ne ızdıraplar çektik.

Sen hep derdin oysa inatla: “yazı kışı olmaz sevdanın”.

Ama işte tutmuyordu bizim mevsimlerimiz.

Sen, benim hasat zamanımda yağdırıyordun yağmurlarını.

Ben, güneşimi naza çekip küstürüyordum seni.

Sen, ‘nadas’ deyince açtırıyordum inadına.

Rüzgarlarımız hep çatıştı bizim.

Bu yüzdendi fırtınalarımız, kasırgalarımız, amansız sellerimiz.

Benim baharım geldikçe, karlar yağardı senin omuzlarına.

Ve kardelen benim iklimime ait değildi asla.

Bu yüzden benim baharlarım senin karlarına dayanamazdı, ölürdüm.

Sonra an gelir ben yağardım.

Ben yağdıkça, sen gürler…

Ve ben şimşek olur çakardım.

O kadar kızar, o kadar çakardım ki; ağaçlarını yakardım.

Sonra daha çok yağardım.

Senin gürültünü bastıracak kadar çok…

Çiçeklerini öldürürdüm en sonunda.

Çürürlerdi.

Biz seninle farklı kıtalardık sevgili.

İklimlerimiz, mevsimlerimiz birbirine hiç uymazdı.

Ben, seni yalancı baharlarla kandırır, çiçek açtırırdım.

Sen, benim meyvelerimi dondurur, buzlarınla yazımı taşlardın.

Bazen öyle çok yağardın ki beyaz beyaz, baharlarımda nehirlerim olup taşardın.

Dördünde bir güzlerimiz buluşurdu anca.

Birbirimize sarılıp ağlardık o zaman da.

Beraber rüzgar olup, aynı yönden eserdik.

Ama biz güz olunca tüm ağaçlar dökerdi yapraklarını.

Gökler, en sarıları, en kırmızıları kuşanırdı.

Belki de bu yüzden kalamazdık bir arada.

Ve belki de bu yüzden iki güz dayanabildik sadece birbirimize.

Biz, birbirimizin tüm çiçeklerini soldurduk, kuruttuk, çürüttük.

Ağaçlarını devirip meyvelerini dondurduk.

Hiç yağdıktan sonra güneş olup açmadık.

Bu yüzden hiç gökkuşağımız da olmadı bizim.

Aynı anda bir mevsim olmaya çalışmadık hiç.

Olduğumuz zamanlarda da hiç sevmediler bizi.

Hep yalnız bıraktılar.

Hiçbir ağacımız çiçeklenmedi.

Aksine, yapraklarını döktüler.

senle ben doğu-batı’ydık.

dünya yuvarlak’tı ve biz birbirimizi kovaladıkça doğuyordu güneş.

Kavuştuğumuzda ise kıyamet kopuyordu.

Bu yüzden sen aya dönükken yüzünü, ben güneşe bakmak; sen geldikçe peşimden, ben kaçmak zorundaydım.

Ve işte sevgili;

En sonunda senin rüzgarların benim yağmurlarıma uymadı…

On bir mart/Çarşamba/iki bin dokuz

7 Ocak 2012 Cumartesi

Jehan Barbur 'Öylesine' derse ve ben sevgilimi gönderirsem 3 bin kilometre öteye...

Daha bu sabah kucağımda böyle uyuyor oluşun, bir gece önce senin göğsünde böyle uyuyor oluşum, senelerdir değişmeyen çocukluk kokun, bir cumartesi gecesi seninle bira içmek, rengarenk zarflar içinde gelen mektuplar, sarhoş olup kucakta tuvalete taşınmak, gökyüzüne beraber dilek fenerleri salmak, aylar sonra o kapıdan çıkışını bekleyip boynuna atlamak... bence ben seni ne kadar seveceğimi biliyormuşum da o yüzden seni sevmemek için bu kadar direnmişim ama iyi ki yenik düşmüşüm.

30 Aralık 2011 Cuma

Yeni bir yıl ve 60. kayıt

Geçen seneki yazımı anımsıyorum. Her şeyin çok yolunda gideceğinden pek emin bir halim vardı. İnsanların sevinçle eski yılı göndermelerine atarlanıp duruyordum. Pek malumatfuruştum.
Şimdiyse daha dinginim. Kimseye kızmıyorum. Her şeyin iyi olacağına dair umudum yok fakat bu her şey boktan olacak demek değil. Daha dün bir sürü insan 'yanlışlıkla' öldürülmüşken yeni yıl geliyor diye sevinçten zıplamak gerçekten hiç mümkün değil.
Bu işin başka bir boyutuysa, diğeri de benim büyümüşlüğümdür. Son anda hayatıma girivermiş sevgilimin varlığıdır. İne çıka giden yolların düze inmesidir. Monotonlaştığım anlamına mı gelecek bu, henüz bilmiyorum. Tek bildiğim, çok şey beklememeyi öğrendiğim. Böylece tadımın kaçmayacağını, mutsuzluğa o kadar da kolay düşmeyeceğimi biliyorum.
Bordo oje, mum, kırmızı şarap, sevgili. Yeni yıl böyle gelecek bana.

29 Kasım 2011 Salı

Dönüş

Aklın almaz, parmağında o yüzüğü görmek nasıl canımı yakıyor. Nasıl çileden çıkıp deliriyorum. Yerini keşfedemediğim kadar derinimde bir yerler sızlıyor.
Benimsin şu an. Her anınla, her zerrenle. Ama o yüzüğün diğer teki olamamış olmak, senin hayatında geçirdiğim 8 yılı bile bir kenara atıyor.
Bazen çok şey olursun, bazen ise hiçbir şey. Şimdi senin herşeyin olabilirim ama hiçbir şeyin olduğum zamanları anımsamak dahi yetiyor kanatmaya. Senin hiçbir şeyin olarak varolmak nasıl bir ağırlıkmış, şimdi yaşıyorum. Ya hiç gelmeseydin ve ben içinde bulunduğum ağırlığı fark etmeden yaşamaya devam etseydim. Varlığımın gerçekten bir anlamı varmışcasına tutunsaydım. Muhtemelen bir başka yüzüğün çifti olmayacaktım. Sen gelene dek içinde yaşamaya devam ettiğim o demirden kalenin içinde kendi soğuğumdan donup ölecektim. Çok boşa olmaz mıydı?
Seni beklemişim bilmeden. "olmaz" derken "olsun" diye ümit etmişim meğer. Seni dilemişim bilir bilmez. Şimdi uyandığımda seni buluyorum yanımda. Göğsümde senin adının mırıltılarını duyuyorum. Sol tarafımda, bir yerlerde, ılık ılık akıyorsun damarlarımda. Depderin bir iç çekiyorum, ciğerlerime doluveriyormuşsun gibi var oluyorum hayatta.
İyi ki dönmüşsün sevgilim, iyi ki gelmişsin. Hep beklemişim de bilememişim.