9 Eylül 2011 Cuma

Eylül, yeni bir yıl bize.

Bu ara en büyük lüksümüz bu, balkonumuzda o ekşimsi ucuz şarabımızı onun buna şerefine tokuşturup içmek. Bir de arkadan Bülent Ortaçgil dinleyip her şarkısında ilk kez duyuyormuşçasına keyiflenmek.
Eylül'e vardık sonunda. Şimdi güneşli sabahlara uyandığımız bu odada yağmurlu günler karşılayacak bizi. Aslında en başındaki gibi. "oraya doğru fazla gidersem, buraya dönmem coğrafya gereği".
Dün gece beraber uyuduğumuz ilk geceyi düşündüm. Beni öptüğünde duyduğum heyecanı anımsayıp gülümsedim. O aralar bana anlattığın birçok güzel şeyin yalan olduğunu hatırlasam da mutlu olmak daha çok işime geldiğinden aptala yatıyorum. En başından beri, kusursuz bir aşk yaşıyormuşuz gibi davranıyorum. Sonra an geliyor şu an bile aşk yaşamadığımızı hatırlatıp kendime gülüyorum.
Her neyse.
İşte o aralar bir zamandı. Birbirimiz için ne olduğumuzu bilmediğimiz günlerdendi. Ilık bir geceye uyuyup yağmurlu bir sabaha uyanmıştık. Delicesine sağanaktı. Benim uykusuz gecelerimden birisinin nihayetiydi. Erken kalkmış balkonda senin ödevini yazıyordum. Sonra yağmur yağmaya başladı üzerime. Sonra sen geldin. Okula beraber gittiğimiz, ama koridorda karşılaşacak şansımızı yitirdiğimiz tarihlerdi.
Ben anlara çok bağlıyım sanırım. Geç ve de ayrı uyuduğumuz o gecenin ertesinde derslerimize yetişmeye çalışırken okul koridorunda karşılaştığımız o günü de unutmam ben mesela. Hani elindeki suyu alıp içtiğim sonra koşarak uzaklaştığım.
Güzel şeyler yapıyoruz, bu kesin. Canımız sıkılınca onun bunun dedikosunu yapıp eğleniyoruz en kötü. Beraber kitaplar alıyor, beraber kitaplar temizliyoruz. Bazen çok güzel, çok severek bakıyoruz birbirimize. Ama ben inanmıyorum bunların birçoğuna. Kapılasım yok. Çok gencim daha. Başka bir aşk acısıyla baş etmeye niyetim yok. Eğer gidersen bir gün, ki bu da kesin, hiç gelmemişsin gibi davranmayı planlıyorum. Hiç olmamışsın gibi. Bunca anı biriktirmişken ve de biriktiriyorken bu nasıl mümkün olacak bilmiyorum ama şu an sadece bunu planlıyorum. Anımın tadını kaçırmıyorum, hayır. Seni çok sevmekten korkuyorum. Seni sevmiyorum.

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Koskoca Yirmiiki.

Anlar biriktiriyoruz. Gitmişsin gibi içimi acıtıyor bazen hatırladıklarım. Eskimle yenim, iyimle kötüm karışıyor. Ağlayasım tutuyor. Bakıyorum ki mutluymuşum meğersem, neden?
Parmaklarımı öpüşün... O kadar eski ve o kadar yeni ki. Kalbime pompalaması gerekenden fazla kan doluyor bir anda.
Seni paylaşmayı istememek. Hiç gelmezdi aklıma böyle bir arzuya sahip olacağım. Ağzımdaki sigara tadı kadar yabancı. Ve bir o kadar aptal.
Senin savaş alanına girecek cesaretim yok. Sen kendi sınırlarının öte yanından pis pis sırıtırken ben kendi sınırımın ardından korkak gözlerle bakıyorum sana. Seninle savaşacak gücüm olmadığından oyunun kurallarını sen koyuyorsun. Ben sesimi çıkartacak oluyorum. Kafama vuruyorsun. Aşağı itiyorsun. İncitiyor, korkutuyorsun. Ben salağım. Susuyorum. Sen benim cumhuriyetimde kendi diktanı yönetmeye başlıyorsun. Sonra ben sana duymak istediğin yalanlar söylüyorum. Böylece en güzel sahtelerden bir mutluluk yalanı uyduruyor ve yaşamaya başlıyoruz. Bazen o kadar abartıyoruz ki birbirimizi sevdiğimizi söyleyecek oluyoruz. Ve işte sonrası malum sahne... sen parmaklarımı öpüyorsun. ben gülümsüyorum. Acıyarak ya da huzurdan dört köşe olarak. Kim bilir.
Güzel bir sevgilicilik yalanı bizimkisi. Beraber tatillere çıkılan. Birbirine kitaplar okunan ve sevimli notlar yazılan. Beraber uyunup beraber uyanılan.... Kime ait olduğu bilinmeyen bir hayata iki kişi birden sığmaya çalışılan...
22'me 2 saat kalayım. Senin kokunun dibinde, dudağımda senin sigaran ile. Senin evinde, yalnız başıma. Yanımda olsan "kambur durma çocuk!" diyeceğin bir pozisyonda, yine bir yaz sonu depresyonu ile kaydediyorum bu satırları.
Bu gece bir kadına dönüşebilmem sadece bir şişe ojeye ihtiyacım var. Biraz renge. Biraz kırmızı birazcık da maviye. Hani senin şu sevdiğin tondan.
22 oluyorum sevgilim. Tek başıma. Ve defalarca sorduğun o sorunun yanıtını yavaş yavaş buluyorum; seni niye sevdiğimi gerçekten bilmiyorum.

7 Şubat 2011 Pazartesi

Kaçak Mektuplar

Çok eski bir duygusun sen. Çok eski bir sessin, duydukça geçmişe götüren ruhumu. Eski sevgiliyi hatırlamak, çocukluğa ait unutulmuş bir oyuncağı bulmak, anneden yenilen ilk tokadı hatırlamak, babaya söylenen ilk yalanı tekrarlamak, babaannenin pişirdiği çorbanın lezzetini yakalamak, çok ağladığın bir filmi tekrar izlemek, gözyaşlarındaki tuzun tadına varmak... unutulduğu zannedilen tüm anıların toplamısın. Geçmişi acı vermeden anımsamaksın. Hatırlarken acı çekmemek kadar acılarla yüzleşmeksin bir yerde. Bu ne kadar kıymetli, bilir misin? İnsan geçmişini sevmez. Kim ne derse desin sevmez. Ya iyi şeyler yaşamadığından ya da yaşadığı güzellikleri tekrar yaşayamayacağından... yani ya pişmanlığından ya da hasetinden, umutsuzluğundan. Bu yüzden geçmişi sevdirmek büyük bir meziyettir. Odamı saran eski mobilya kokusunu sevebilmem, babaannemin saç tellerini toplayabilmem ve hala onunla uyuduğum yatakta yalnız uyumaya çalışmam bu yüzdendir. Çocukluğumda dinlediğim ninnilerin huzuru sararken kulaklarımı, içime ılıkça bir şeyler sızar. Biraz ağırdır aslında, ama başka bir yandan özümsersin bu sancıyı. Senindir, bilirsin. Tanıdıktır biraz. Gözün ısırıyordur bir yerlerden. Biraz daha sürse tamamen hatırlayacaksındır. Ama hep bir süliet olarak kalacaktır. Beceriksizdir insanın ruhu zira. Depresyonlara ve antidepresanlara her daim açık olan kapısı yüzünden hüzünlerini uzun uzadıya ağırlayamaz. Korkar yarın sabah uyanamamaktan.
Ağlarken mutlu olmasını sağlamak bir insanın, dünyanın büyük mucizelerindendir. Ben sadece babaannem için ağladım şimdiye kadar. Onunla yaşayabileceğim her şeyi yaşadığımı düşünürken, gittiğinde elimde kalan kocaman keşkelere bakarak ağladım. Bir de gövdeme büyük gelen o keskin özleme... Özlem ilk defa güzel değildi. Sonunun gelmeyeceğini bilerek özlemek hiç güzel değilmiş. Adı çaresizlikmiş meğer. Gözyaşların içine akar ve hiçbir yarayı kapatmazmış. Sen hiç bu duyguyu yaşama sevgili. Hiç istemem. Çünkü kimse yardım edemez sana. Ben bile iyi gelmem belki de. Korkarım. Yaraların dokunulmaz olur. Sen sakın sonu gelmeyen özlemlere kapılma sevgili.

14 Aralık 2010 Salı

Kusura bakma 2000bilmemkaç, 2010'a ayıp oluyor. Çünkü o giderken beni büyütüyor...

"hoşgeldin 2000bilmemkaç" bu, milenyumun son kapitalist darbesi ucuzlukçu dükkanlarından temin edilmiş kar formunda spreylerle yazılması uygun olan bir sevinç narası. Yaşamakta olduğumuz 2010 yılının bu son günlerinde birçok mağazanın- özellikle kuruyemişçilerin- vitrinlerinde görüyorum ben bu mesajı. Ben yılbaşını seven bir insanım. Yılbaşı geliyor diye sevinen, o akşam için hazırlıklar yapan, parası varsa sevdiklerine hediyeler alan, o geceyi sevdikleriyle beraber geçirmek isteyen bir insanım. Hele hele şu Aralık ayı itibariyle her yerin ışıl ışıl olmasından çocuksu bir haz duyan ve yerli yersiz "yılbaşı geliyo..."diye mırıldanıp sevinen bir insanım. Lakin bu az önce bahsettiğim sevinç narası da bana çok samimiyetsiz geliyor. Tamam, her yıl yeni bir başlangıçtır. Yeni umutlar getirir gelirken ve insanların çoğu bu yüzden bu kadar mutlulukla karşılarlar yeni yılı ama bu sevinç narası da geçmekte olan yıla biraz terbiyesizlik olmuyor mu? Valla bilmiyorum belki de ben çok melankolik, simgelere çok anlam yükleyen bir insanımdır. Ama bozuluyorum arkadaşım. Sonuçta belli bir yaşanmışlık var, bu kadar çabuk satmak ayıp. Hiç mi güzel bir şey yaşamadın bu geçmekte olan yılda? Hiç mi kıyak yapmadı sana? Anlamıyorum yani. He şimdi diyeceksiniz ki, "madem bu kadar mualifsin sen neden seviniyorsun yeni yıl gelince?" Ben de bilmiyorum ki. O renklilik, o keyif, o umut benim hoşuma gidiyor. Ama bu esnada da geçen yıla kazık atarcasına bas bas bağırmıyorum "hoşgeldin 2000bilmemkaaaaağç" diye. Benim yılbaşı gecesi kutlamam sevdiklerimle beraber acısıyla tatlısıyla, aynı anda bir yıl daha yaşlanıyor olmanın hazzından ileri geliyor daha ziyade.
Neyse.
***
Ben bu aralar fark ettim ki blogumu çok günlüğümsü kullanır, bolca da saçmalar olmuşum. Kızdım kendime. Zira bu kelimelerimin bana küstüğü anlamına gelmektedir. Benim için korkunç bir hastalıktır bu, tedavisini hala bilemediğim. Yazmak kurtulamadığım bir takıntıdır ve yaşamımı idame ettirebilmem için en büyük gereksinimlerden birisidir ya hani, bu güdüm asla yok olmaz. Olamaz. Fakat kelimeler küstüğünde işler değişir, acayipleşir. Bu güdü devam ederken kelimelerin büyülerini üzerimden çekmeleri ile bünyemde korkunç bir sarsıntı hasıl olur. Yazmak için deli divane olup da kabızlaşır bir hal alır ruhum o an. Ve sonuçta, yazamam. Saçmalarım. İşte 'İllet-i Güzide' son zamanlarda bu kabızlık halleri hasebiyle az biraz kirlenmiş bulunmakta. Bu yüzden vicdanımdan ve güzide illetimden ne kadar özür dilesem azdır.
***
Kışın kalın ve kara battaniyesini alarak üzerime çökmesinin üzerinden çok zaman geçmedi. Sonu gelmez uykularım ve kronik keyifsizliklerim, hayatımda sahnelenmekte olan türlü aksiliklerden de yüz bularak 'ben'i işgal etmeye başladılar. Kızgınlıklarım ve kişisel azarlarım bu kan emicileri kışkışlamaya yetmedi. Fakat şimdi görüyorum ki yakın dostlarım çok güzel işler yapıyorlar. "Onuncu Katmanın Truvayı Keşfi" bunun en güzel örneği. Fotoğrafları az önce gördüm ve en kısa sürede gidip onları okkalı okkalı öpmek istiyorum. Tabii bunun yanı sıra ilk uzun metraj filmimiz de bitmiş ve adıyla beni bu gaflet uykumdan uyandırmak istercesine mail kutumda final nağmeleriyle peyda olmaya başlamış; "Yapman Gerekeni Yap".
Şimdi ben okunacak kitaplarıma bakıyorum, izlenecek filmlerime göz atıyorum. Binbir heves kayıt olduğum sosyolojinin ders kitaplarıyla kesişiyorum. Sevgilimin senaryo yazışını aşkla izliyorum ve de silkiniyorum... Benim bu kış uykularından uyanışım karın yağışıyla vukuu bulurdu ya, bu da büyüdüğümün ayrı bir alametidir, artık sırtıma yağanlarla değil gözümün gördükleriyle irkilip uyanıyorum. Böylece 2010 da gider ayak hayatta bir şeyleri daha öğrenebilmiş olmamın şerefine göğsüme kırmızı bir kurdela takıyor.
Şimdi kendime ve yaşam kaynağım, güzide illetime kocaman bir günaydın!!

2 Aralık 2010 Perşembe

Migrenik Krizler

saat 3e geliyor ve ben çıldırmamak için elimde tuttuğum tüm sebeplerimin sonuncusunu da az önce tükettim. bugüne başladığım saniyeden beri deliler gibi, sanki başka işi gücü yokmuş gibi, sanki tek migrenli benmişim gibi BAŞIM AĞRIYOR!! "Nietzsche de migren hastasıydı, hahah" diye keyiflendiğim günler, lanet olsun size. Salaklığımın haddi hesabı yokmuş meğersem. Kafamı duvarlara vura vura bayılmak istiyorum şu an. Başımın içinde kocaman bir kütle yüzüyor resmen. Hareket ettikçe de kafatasıma çarpıyor.
Günlerdir savaştığım uyku probleminin sonucu bundan güzel olamazdı sanırım. Cila dedikleri şeyi çekiyorum şu an. Buraya yazmaya çalıştığım tüm kelimelere yanlış harflerle başlıyor ve geriye doğru silip yeni baştan yazıyorum. Saatlerdir denemediğim iş kalmadı. Uyku, okuma, dinleme, ovuşturma, soda içme... dermansız çilekeşlere döndüm.
Bu hafta okula gitmedim, annemle kavga ettim, arkadaş teselli ettim, eğlenceli bir oyun izledim, bol bol baş ağrısı çektim. Yazmam beklenen bir senaryo var şimdi sırada. Ama aklımda tek bir hikaye bile yok. Kendime sakladığım hikayelerimden harcayacağım diye ödüm kopuyor. Saçmalayorum genel olarak. Bu arada NASA ne dedi, uzaylılar var mıymış hakkaten?

27 Kasım 2010 Cumartesi

Pamuk'a elmayı uzattan cadı değil, annesiydi.


Annem... aşklarımı hep komedi filmi izler gibi, yüzünde o alaycı gülümsemeyle dinledi. Ne kadar acıydı aslında, o an için bu dünyada en değer verdiğin ve inandığın şeyin küçümsenmesi. Ne gurur kırıcı, ne aşağılayıcı! İlk aşktan itibaren bu böyledir ve kocana kadar da devam edeceği gayet aşikardır.

Annemle kaçıncı evresindeyiz bu kırgınlığın bilmiyorum ama bu aralar gururla kurduğu cümle şu: "daha kimler gelir kimler geçer... " Sanki iyisi buymuş gibi. Sanki doğru olan kısacık hayatımdan milyonlarca insanın geçmesiymiş gibi. Ve beni buna ikna etme çabası... Buna inanmam için gözlerimin içine bakışı. En fenası, bunu 'annem' sıfatıyla yapması. Hani şu bana hayat boyu en doğru olanı öğretecek olan kadının... Sıklıkla da benim iyiliğimi düşündüğünü ima etmesi. Hayır, hayır gecikmiş bir ergenlik sürtüşmesi değil benimkisi. Açık ve net kırgınlık, kızgınlık ve düpedüz incinmişlik...

Hepimiz, annelerimizin hayatlarında yeni açtıkları birer temiz sayfalarıyız. Bir önceki sayfadan mutlaka daha beyaz, hatta mümkünse üzerinde hiçbir yanlış çizgi barındırmayan bir sayfa... Annelerimiz kendi hatalarından korkup bizim duygularımızı içimizden geldiğince, coşku dolu yaşamamıza engel olurlar. Hep 'daha gelip geçecek' birileri vardır. Her sevdiğiniz aslında yanlış kişidir ve siz dünyanın sekizinci harikasısınızdır. Beyaz atlı prensin gelmesi için zehirli elmayı ısırmanıza, yüz yıl uyumanıza ya da kaleden kurtulmak için saçlarınızı metrelerce uzatmanıza gerek yoktur. Çünkü zaten hiçbir kurtarıcı beyaz atlı bir prens değildir annenizin nezdinde ve bu yüzden hiçbirisini sevmemeli, hiçbirisine bağlanmamalıdır.

İşte bu yüzden büyüdüğümüzde bir de bakarız ki sevme yeteneksizi bir mendeburun teki olup çıkmışızdır. Kanserli gibi içimizde büyüttükçe zehirlenir hale gelmiş korkaklıkla üstelik... Sevmekten, sevilmekten, dokunmaktan, hayal kurmaktan, inanmaktan korkan bir kadın olmuşuzdur. Sevmeye kalkışsa da karşısını kan revan içinde bırakan bir caniye dönüşmüşüzdür. Annesinin hatalarını kendi hatası bellemiş ve hayattaki tüm hata yapma haklarını yitirmişçesine korunaklı yaşamaya çalışan bir kadın... Etrafına kendi özgürlüğünü hapseden duvarlar örmüş, gri bir gökyüzü altında 'güven' içinde yaşamaya çalışan bir kadın. O duvarlar arasında mutluluğunu ve umudunu günden güne gırtlayarak yok eden bir kadın... Üstelik baştan aşağı suçluluk duygusuyla kuşanmış! En büyük suçu da en affedilmez kişiye, kendine işlemiş bir kadın... Failini annesi olarak görmek için gecikmiş bir kadın...

Aynı ilkokulda öğretmenin, derste izin almadan konuşuyorsun diye suratına koca bir tokat indirmesi gibi. Hani hayat boyu konuşmak için hep birilerinin susmasını, size izin vermesini bekler ve kendini ifade edemez bir sosyopata dönüşürsün nihayet. Konuş dediklerinde konuşamaz olursun. Bu sefer konuşamıyorsun diye perişan ederler hani... Durduğun yerde, hiç de bir suçun yokken men ediliverirsin insaniyetinden. İşte öylesi bir kısır döngü içinde dönene dura kupkuru kalır, tükeniverirsin. Kanadıkça kanar, yine de tek kelime konuşamazsın.

13 Kasım 2010 Cumartesi

bık

İlk sınav haftamı bitirdim. Benim için çok avantajlı olabilecek bir iş görüşmesini kaçırdım, aynı gün ilk sınavımı da kaçırmıştım. Sonra Neon aradı, hadi film çekiyoruz koş dedi. Sınavlar takıldı ayağıma, koşarken yere yapıştım. Sınavlar bitti derken hayvan gibi gribim. Zorlu geçen bir gecenin ardından 'baba kahvaltı hazırlamış oh' diye sevinirken annenin nerede olduğumu öğrenmek için beni değil de babayı araması. Sinir harbi, gerginlik, acayip kızgınlık... peşinden tarifsiz bir sıkıntı hali. Öyle böyle değil ama, feci! Dişlerim acıyor resmen. Kendimi çok korkunç hissediyorum. O gerizekalı iş yerinden de paramı alamadım bir türlü! Gidip yakıp yıkmak, rezil rüsva etmek istiyorum ortalığı.
Nefes... nefese ihtiyacım var bir süredir. Güzel kitaplar, filmler ve fonda daima huzur verecek bir müzik. Baş ağrıtmayan, hafif bir şarap.
Toprağa basmak istiyorum yalın ayak. Sonra ıslak çimenlere uzanmak öylece. Derken babaannemin elini tutmak. Sarılıp gıdısından kocaman koklamak. O an yeniden yeniden doğmak. Kim bilir, belki de benim cennet tasvirimdir bu.
Giderek daha çabuk yorulur oldum. Daha çabuk sinirlenir oldum. Çözüm bulmaya çalışmaktansa topuklar... Sıkıntıdayım.
Yorgunum.