28 Temmuz 2008 Pazartesi

"Neylesem bu benim iç kavgalarımla/ Pişmanlığım, kendi düşmanlığımla/ Sen bağışlasan da, ben yerim kendimi/ Neylesem bu yüz karam, bu utancımla..."

Hep aynı şey oluyor. Mutluyken, işler yolundayken gıkım çıkmıyor. Korkunç derecede suskun kalıyor kafamın içi. Ama yalnız bir diş ayrılsa rayından depremler oluyor. Birden bire yüzlerce, binlerce cümle ayaklarını sert sert yere vurarak dolaşmaya başlıyor kafamda. Bir mahkumdan daha hırçın volta atıyorlar. Ben daha ne olduğunu anlamadan çoğalıyor ve daha da hızlı yürümeye başlıyorlar. Çok sürmeden kendi kontrollerini yitiriyorlar ve çarpışıyorlar. Kafamın içinde tarifsiz bir kaos! Sağır edici bir gürültü. Kör edercesine bir kargaşa. Ve yanmış kibrit kokusu kesif kesif…
Buna benzer bir tanımı ilk defa yapmıyorum. Zira son zamanlarda kontrolümü sıkça kaybettiğimden bu hengameyi de sıklıkla yaşıyorum. Sanki şimdiki öncekinden daha betermişçesine “bu defa daha da fazla…” diyerek gözlerimi daha sık kırpıştırıyorum ve yüzümde canım yanıyormuşçasına bir ifade konuşlanıyor. Bu yüzden de her defasında elimde olmaksızın tekrar tekrar betimliyorum işte.
Çok basitim. Çok salakladım. İnanılmaz yalpalıyorum. Hem de göz göre göre kurtaramıyorum kendimi. Üzerine ahkam kestiğim değerlerim, erdemlerim, bilmişliklerim yok oluverdi. Hiç olmadığımdan daha “nida değil”im şimdi. Etrafa belli etmeyeyim bari der susar insan, de mi? O da yok. Aslında var da yok. Ketumlukta sınırlarımı zorlarken, an geliyor kendimi sinirli sinirli volta atarken ve en alakasız bir kimseye anlamadığı ve de katiyen anlayamayacağı şeyleri anlatırken yakalıyorum. Benden “şeyleri”... Ve anlamıyor. Anlamadığı gibi büyüttüğümü, saçmaladığımı, henüz pişemediğimden yaptığımı sanıyor. Bir de bunu bana belli ediyor. Salaklık bende değil ondaymış gibi sinirleniyorum.
Çok fenayım çok…
Çok hastalıklı, çok kontrolsüz ve gerçekten çok “pişmemiş” gibi davranıyorum. Kendime hiç bu kadar üzüldüğümü hatırlamıyorum.
Karşılaştığım onca aksilikte bir çıkar yolu arardım, “geçecek” derdim, susardım. Canım yanardı ve hatta sessiz sessiz ağlardım ama geçerdi. Gerçekten geçerdi ve ben yeniden doğardım! Hiç olmadığım kadar parıldadığımı hissederdim. Kimselerin ilgisini çekmek olmazdı derdim, saçma sapan davranmazdım, konuşurken bilgelik taslardım, çünkü öyleydim.
Şimdi doğamıyorum. Göbek bağımı kesemiyorum. Kirli kan o bağın düğümünde toplanıyor ve toplanıyor. Dönüp dolaşıp benim içime akıyor. Evet, yine olan oluyor ve kendi zehrimle zehirleniyorum.
Çok karanlık. Çok ince.
Kafam hiç bu kadar korkunç olmamıştı.
“arkadaşın yok mu senin?” diye sordu. Cevap veremedim.
“neden cumartesilerini burada geçiriyorsun?” dedi.
“seninle vakit geçirmek hoşuma gidiyor.” Dedim.
“boşu boşuna burada vakit öldürüyorsun.” Dedi. Cevap veremedim.
“yapacak işlerin varken, burada vakit kaybediyorsun. Yapma bunu.” Dedi.
“büyük bir salaklık ettiğimi düşünüyorsun.” Dedim.
“senin ne yaptığın beni ilgilendirmez. Ben seni yargılamam.” Dedi.
Onun ne düşündüğü de beni ırgalamazdı. Ama ırgaladı işte. Dokundu kanıma. Daha bir aydır tanıdığım o adamın yanına anlamsızca gidip geliyordum ve aslında benden hiç de büyük olmayan o adamın dayanaksız felsefeleri beni incitiyordu. Benim için ne düşündüğünü önemsiyor, yetmezmiş gibi umursuyordum. Hak mı ediyor? Niye kendime bunu yapıyorum ki?!
Çok karanlık. Git git bitmiyor. Hiç bitmeyecek gibi...
Sevmediğim bir karanlık bu. Huzur bulmadığım... Geceleri gözüme inerken beni mutlu eden bir karanlık değil. “Barış” gibi değil bu karanlık. Kaldı ki Barış’ı dahi bulamıyorum bu karanlıkta. O bile tutamıyor elimi. O kadar pis bir zifiri içindeyim.
Kimsem yok. Çünkü kimseyi istemiyorum.
“çat!”
Tüm kapıları kapatıyorum. Pencerelere, arka kapılara sürgüler çekiyorum. En son ne zaman yaptım bilmiyorum, ama etrafıma en çok kendimle savaşımda zarar verdiğimi biliyorum ve yalan değil, kimseyi istemiyorum. İşte bu yüzden “arkadaşım yok benim.”. sanırım ben kimseye iyi bir arkadaş olamadım zaten.
Kendime çok itidalli davranıyorum, bu iyi bir şey değil. Kendimle savaşamıyorum.
Çok karanlık. Çok çok karanlık.
Ne zaman geçecek bilmiyorum. Çok çiğ davranıyorum. Müthiş yoz ve basitim. Zamanın zerre değeri kalmadı gözümde. Sabahları boşa uyanıyorum. Bu kadar boşa yaşıyorum. Kendimi kurtaramıyorum. Bir ergen bunalımı kadar can sıkıcıyım. Geçsin istiyorum. Yeniden doğayım. Bitsin.
Barış bile giremiyor içeri, çok vahim.
Kendimi özlüyorum.
Dönüp baktığımda kaybettiklerim için kendime kızacağım yine.
Çok şiddetli. Geçemiyor.
Sendrom kadar vahim.
En doğruyu yine Ömer Hayyam söylüyor, ama o bile "em" olmuyor.
Pişmem lazım... Pişmem lazım...

18 Temmuz 2008 Cuma

Bu Sefer Başka

İçimde bir hoşnutluk var. Uyuyamıyorum bir türlü. Direniyorum yine var gücümle. Aşık oldum ben. Ama bu sefer başka. Pek başka sayılmaz ama başka. İlk defa seviyorum galiba, aşık olmaktan biraz başkaymış. Daha özelmiş, daha kırılganmış, daha anlayışlıymış. İlk defa huzurlu hissediyorum kendimi. Onu çok sevdim. Ama o kadar hakediyor ki bu sevgiyi, hatta daha fazlasını. Daha çok cız ediyor içim böyle. Bir sebep bulamıyorum çünkü kendimi rahatlatmak için. Kızamıyorum hiç o'na, küfür etmiyorum. İçim öyle rahat ki...
En çok o'nu sevdim ben. Kaç kez daha aşık olurum bilmiyorum ama en çok o'nu sevdim. O kadar hakediyor ki bunu. Kırılganlığını sevdim ben o'nun, kırıcılığını. Hayatın içinde dans edişini, ölüme bu kadar yakın oluşunu. Çekip gidecek cesaretini. En çok dertlerini sevdim ama. Aşklarını. Savaşlarını, zaferlerini, bertaraf oluşunu. En çok o'nu sevdim. O kadar hakediyor ki.. Hiç kızmadım o'na, hep inandım. Herkesten fazla. Kendi iç hesaplaşmam o, farkında olmasa da. Ayakta duruşum, gücüm,en büyük zayıflığım. Uykusuzluğum şimdi o. Ama o kadar huzurlu ki içim. İlk defa hakedene emanet ettim ruhumu. Herkesten fazla hakedene. O'nu görmek o kadar korkutuyor ki beni. Öylesine huzur doluyorum ki. Çekip gitmesi parlatıyor gözlerimi, kıskanıyorum çok. En büyük kahramanım o benim... En büyük yenilgim. O kadar sevmişim ki o'nu farkında olmadan.. Bu kez bir başka işte. Huzur dolu içim.. Kimse bilmesin bu kez.. Ben savaşı kazandım, hep avcumda taşırım bundan sonra kahramanımı. Yaşarken, ölürken gün gelir o kadar cesur olup çekip giderken açarım avcumu. Gülümserim öyle..




17 Temmuz 2008 Perşembe

sahiden mi?

Bildiğini mi düşünüyorsun?
Hiçbir şey bilmiyorsun.
Mutluluk mu?
Mutlu musun sanıyorsun?
İş bulmuş olman mı mutluluk?
Aldığın maaş mı?
Otobüsünün hemen gelmesi mi?
Yoksa rakibinin nakavt oluşunu izlemek mi?
Hah!
Sen hiç yeni doğmuş bir bebeğin elini tuttun mu?
Onun ellerine bulaşmıştır mutluluk.
Heyecanlanma, zaten geldiği yerde bırakmıştır...
Bir adam gerçekten sevdi mi seni?
Sen o'na aşık olabildin mi?
Onun göz bebeklerinde miydi senin cesaretin?
Yaz yağmurunda yüzdün mü sen hiç?
Toprakta yalın ayak dolaşabildin mi?
Yalnız başına ağladın mı?
Mutluluk, bir paket çikolatada falan değildir.
Çoğu kez mutluluğun taklididir tebessümlerin.
Kandırma kendini, hayat bir kişisel gelişim kitabı değildir.
Bildiğini mi sanıyorsun?
Çok yanılıyorsun...
Git de boğazda derince bir soluk çek içine.
Ciğerlerine inip zerre zerre kanına karıştığını hisset.
Başarabilirsen eğer, yaşadığını hissedersin.
Hissedebildiğin, ciğerlerine doldurduğun o şey kadardır mutluluk.
Biliyorsun, öyle mi?
Yalan söylüyorsun...